Polonya’da LGBTİ Bireylere Artan Saldırılar Kıskacında BarıS ve Güvenlik Gündemi

Photo by Markus Spiske on Pexels.com


Polonya’daki süreci ve barış ve güvenlik gündemi ile ilişkisini anlamak için Kadın Barış İnşacıları Küresel Ağı’ndan (GNWP) Agnieszka-Fal Dutra Santos’un “Haklar Olmadan Barış Olmaz: Polonya’da LGBTQ Bireylere Karşı Ayrımcılık Kadın, Barış ve Güvenlik Gündemi (WPS Gündemi) Yükümlülüklerinin Uygulanmasının Önüne Bariyer Koyuyor” isimli yazısını Begüm Zorlu Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu için Türkçeye çevirdi.

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’nin hedef alınmasına karşı protestolar büyürken bir yandan Polonya’da da benzer bir mobilizasyon yaşanmaktaydı. Polonya hükümetinin İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceğini açıklamasından sonra binlerce protestocu sokaklara dökülmüş, birçok aktivist gözaltına alınmıştı.


London School of Economics (LSE) bünyesindeki Kadın, Barış ve Güvenlik Merkezi’nin blog sayfasında yayınlanan bu yazının orjinaline bu linkten erişebilirsiniz. Yazıda verilen atıfları orijinal linkte bulabilirsiniz.

Polonya’da LGBTİ Bireylere Artan Saldırılar Kıskacında Barış ve Güvenlik Gündemi

Agnieszka-Fal Dutra Santos

Polonya’da LGBTQ haklarının gerilemesi

2020 yılının Haziran ayında, başkanlık seçimlerinin ilk turundan sadece birkaç gün önce, sol görüşlü Polonya medyası genç bir eşcinsel birey olan Michał’ın intihar ettiğini bildirdi. Michał’ın ailesinin homofobiye atfettiği ölüm, münferit bir olay olmak yerine daha derin bir akımın parçası. Varşova Üniversitesi Önyargı Araştırma Merkezi’nin, Homofobi Karşıtı Kampanya (KPH), Lambda Varşova Derneği ve Trans-Fuzja Vakfı ile ortaklaşa yürüttüğü bir araştırmaya göre, Polonya’daki LGBTQ bireylerin yaklaşık% 50’sinin intihar düşünceleri barındırıyor. Bu oran genel nüfus içinde % 1.

LGBTQ bireyler nefret ve şiddet dalgasıyla karşı karşıya kalıyor: 2015-2016 yılları arasında en az % 70’i bir tür şiddetle karşılaştı. Ancak homofobik şiddete maruz kalanların% 4’ten azı bunu polise bildirdi. LGBTQ kişilerin ortalama% 14’ü cinsel şiddete maruz kaldı, bu oran aseksüel ve trans kişiler ve biseksüel kadınlar arasında daha da yüksekti (% 20).

LGBTQ bireylere yönelik şiddet, daha geniş olarak azınlıklara yönelik yetersiz yasal koruma, homofobi ve transfobinin artan kurumsallaşması bağlamında gerçekleşiyor. Polonya İnsan Hakları Komiseri ‘ne göre, heteronormatif olmayan kişilerin kamuoyu tarafından kabulü 2019 yılında azaldı. Bu düşüş, Polonya’da 2015 yılından beri artan, “bazı politikacılar ve medya şahsiyetleri tarafından tekrarlanan ve güçlendirilen” nefret söylemi, homofobik, transfobik retorikteki ve göçmenlere, ırksal, etnik azınlıklara, LGBTQ bireylere yönelik nefret söylemindeki artış ile bağlantılı.

Polonya yasaları bu tür saldırılara karşı yeterli koruma sağlamıyor. İnsan Hakları Komiseri, 2019’da, Polonya içtihat hukukunda LGBTQ kişilerin yasal korunmasının “yavaş ilerleme” kaydettiğini belirtti. Ayrıca, bu ilerleme, son politik ve yasama eğilimleri tarafından tersine çevrilmemişse de, zayıflatıldı.

2019 yılının Haziran ayında, uzun bir yasal mücadelenin ardından, Anayasa Mahkemesi, LGBTQ hakları kuruluşuna hizmet vermeyi reddeden matbaa dükkanı vakasında, hizmet verenlerin “sağlam bir nedeni” olmadan hizmet vermemeyi, ve cinsiyet, etnik köken, cinsel yönelim ve kimliğine dayalı ayrımcılığı yasaklayan Polonya Kabahatler Kanunu’nun 138. maddesini anayasaya aykırı buldu. Buna ek olarak, Polonya belediyeleri, 2019 yılının başından bu yana, kendilerini “cinsiyet ve LGBT ideolojisinden arınmış bölgeler” olarak deklare eden kararları hayata geçirdi. Haziran 2020 itibariyle, Polonya’daki 104 şehir, belediye ve voyvodalık (en büyük idari bölüm) bu tür kararları kabul etti. Böylece, Polonya’nın yaklaşık% 30’unu “LGBT’siz bölge” haline getirdi. Bu kararlar, LGBTQ haklarını geliştirmeyi hedefleyen herhangi bir eyleme karşı çıkmayı vadetti ve yerel konseyleri, ulusal parlamentoyu ve hükümeti “eşcinsel yapıdaki örgütlerin finansmanının kaynaklarını ve yöntemlerini kontrol etmeye” çağırdı.

2020 yılının Temmuz ayında, bu kararlardan ikisi, LGBTQ hakları örgütlerinin yaptığı bir kampanya ve Polonya İnsan Hakları Komiseri’nin müdahalesi sonrasında iptal edildi. Fakat, Polonya Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan “Aile Şartı’nda” da açıkça görüldüğü gibi Polonya’da LGBTQ haklarının korunmasında tehlikeli bir eğilimi temsil ediyorlar. “Aile Şartı” eşcinsel evliliğe, çocukların eşcinsel çiftler tarafından evlat edinilmesine karşı çıkma taahhüdünü içeriyor ve “LGBT ideolojisinin kamu kurumlarında teşvik edilmesini” yasaklıyor.

Polonya’daki homofobi ve transfobi, cinsiyet eşitliğine karşı daha geniş bir hareket bağlamında da konumlandırılabiliyor ve bu da kadın haklarının tehdit altında olduğu bir ortam yaratıyor. Ülkedeki homofobik ve transfobik yasaların çoğalması, kadın hakları ve cinsiyet eşitliğine zarar veren diğer yasal ve politika değişiklikleri ile birlikte gerçekleşti. Bu endişe verici gelişmeler – Polonya’nın kürtaj yasasını (halihazırda Avrupa’daki en muhafazakar yasalar arasında) daha da sıkılaştırma girişimleri, ya da kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve mücadele eden İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı– LGBTQ haklarına karşı kampanya gerçekleştiren aynı aşırı sağ gruplar tarafından yürütüldü.

Homofobinin kurumsallaşması ve Polonya’nın Kadın, Barış ve Güvenlik (WPS) Yükümlülükleri

Polonya’da homofobi ve transfobinin kurumsallaşması Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin uygulanması bağlamında ne ifade ediyor?

Polonya, Kadın, Barış ve Güvenlik ile ilgili, 2018-2021 dönemi için ilk Ulusal Eylem Planını (UEP) 2018’de kabul etti. UEP, bölgedekilerin çoğu gibi, öncelikle kadınların silahlı kuvvetlere katılımına ve Polonya’nın dış politikasına odaklanıyor. Dört ana dayanaktan oluşuyor:

  1. Kadınların çatışmanın önlenmesi ve barışın korunmasına anlamlı katılımı;
  2. Polonya insani yardım ve kalkınma yardımı yoluyla Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin uygulanması;
  3. Çatışmalara bağlı cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet mağdurlarının korunması ve desteklenmesi; ve
  4. Polonya’da ve uluslararası işbirliği yoluyla Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin teşvik edilmesi ve geliştirilmesi.

UEP, LGBTQ topluluğundan veya haklarından doğrudan bahsetmiyor. Öte yandan, UEP’deki ana hedef gruplar –kadınlar ve çatışmalara bağlı cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet mağdurları- lezbiyen, biseksüel ve trans kadınları kapsayabilir. Bununla birlikte, LGBTQ kişilere yönelik nefret söyleminin ve şiddetin artan yaygınlığı, meşrulaştırılması ve kurumsallaşması, dört temelin da anlamlı bir şekilde uygulanmasını engelleyen bir ayrımcılık iklimi yaratmaktadır.

Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin destekçileri ve yürütücüleri arasında, taahhütlerin uygulanmasının daha geniş bir ayrımcılık yapmama ilkesine dayandırılması ihtiyacına dair artan bir kabul var. Başka bir yerde tartıştığım gibi, Kadın, Barış ve Güvenlik hedefleri – hem dış yardım ve politikaya, hem de iç meselelere odaklanan- ancak yapısal cinsiyet eşitsizlikleriyle mücadele edilirse gerçekleştirilebilir. Bu nedenle kararlar, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) tarafından belirlenen daha geniş normatif çerçeve bağlamında yorumlanmalıdır.

CEDAW Komitesi, 28 numaralı Genel Tavsiye Kararında, “kadınların cinsiyet ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığa maruz kalmasının ırk, etnik köken, din ya da inanç, sağlık, sosyal statü, yaş, sınıf, kast ve cinsel yönelim ile cinsel kimlik gibi kadınları etkileyen diğer faktörlerle de ayrılmaz bir şekilde bağlantılı” olduğunu kabul etti ve taraf devletlere “bu tür kesişen ayrımcılık biçimlerini ve bunların ilgili kadınlar üzerindeki olumsuz etkilerini yasal olarak tanımaları ve yasaklamaları” çağrısında bulundu. Bu bağlamda, LGBTQ topluluğuna yönelik ayrımcılığın ele alınması, Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin uygulanması için zorunlu hale gelmiş durumda.

Birinci Dayanak: Katılım

Polonya’nın Ulusal Eylem Planı, kadınların anlamlı katılımını gerçekleştirmek için daha geniş kapsamlı bir ayrımcılık yapmama ilkesinin önemini bir dereceye kadar kabul etmektedir.

Birinci dayanak altındaki hedeflerden biri, “eşit muamele politikalarının (ayrımcılık karşıtı) uygulanmasını amaçlayan bir yasal çerçeve ve uygulamalar” oluşturmak ve uygulamaktır. Bu hedefteki ilerleme, cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri gibi kadınlara karşı diğer ayrımcılık türlerini ele alma yükümlülüğünü içeren “CEDAW’ın uygulanmasında Polonya kurumları tarafından kaydedilen ilerleme” olarak tanımlanmaktadır.

Bunu teyit eden CEDAW Komitesi, Kasım 2014’te Polonya’nın birleşik yedinci ve sekizinci periyodik raporlarına ilişkin Sonuç Gözlemlerinde, “Roman, lezbiyen, biseksüel, transseksüel, interseks ve engelli kadınlara karşı olumsuz klişelere karşı koyma önlemlerinin eğer varsa bile sınırlı etkililiğine” dikkat çekti. Polonya’nın İnsan Hakları Komiseri’nin raporlarının da kanıtladığı gibi, son gelişmeler durumu iyileştirmekten çok daha da kötüleştirdi. Ayrımcılık iklimi, lezbiyen, biseksüel ve trans kadınların barış ve güvenliği içeren karar alma süreçlerine ve Polonya’nın güvenlik güçlerine katılma imkanlarını da, nefret söylemi veya şiddet riski barındırdığı için engelleyebiliyor. Bu, UEP’nin “kadınların çatışmayı önleme ve barışı korumaya anlamlı katılımı” konusundaki ilk dayanağı altındaki temel hedeflerin uygulanmasına mâni oluyor.

İkinci Dayanak: İnsani Yardım ve Kalkınma Yardımı

UEP’nin ikinci dayanağı, Polonya’nın insani yardım ve kalkınma yardımı yoluyla WPS gündemini uygulamayı amaçlamaktadır. Bu, diğer şeylerin yanı sıra, çatışmaya bağlı cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet mağdurlarına yönelik destek ve koruma yoluyla sağlanacaktır.

Çatışma durumlarında, “homofobik önyargının, genellikle erkeklerin cinsel şiddeti hedeflemesinin bir açıklaması olarak gösterildiğinden” ötürü , homofobik politikalar ve uygulamalar, Polonya’nın bu tür şiddeti etkili bir şekilde önleyebilmesini, tepki gösterebilmesini ve böylece UEP’nin ikinci dayanağının gerçekleşmesini engelleyebilir.

Üçüncü Dayanak: Kurtulanları Desteklemek

Ulusal Eylem Planı bir yandan da, “Polonya’ya uluslararası koruma için başvuran çatışmayla bağlantılı cinsel şiddet mağdurlarına destek vermeyi” de amaçlamaktadır.

Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli haklı gerekçelere dayanan adli takibat korkusu, Polonya’da sığınma hakkı elde etmek için yeterli bir temel olabilir. Diğer taraftan, uygulamada “cinsel yönelimlerine ve cinsiyet kimliğine dayalı olarak uluslararası koruma için meşru iddialarda bulunan yabancıların reddedilmesi ve sınır dışı edilmesi” vakaları gerçekleşmiştir. Ayrıca, LGBTQ sığınmacılara karşı şiddeti önleyecek herhangi bir önlem yoktur. Bu nedenle, Polonya’da uluslararası koruma için başvuran, çatışmaya bağlı cinsel şiddetten kurtulan LGBTQ mağdurlarının yeterli destek almaları pek mümkün değildir ve Polonya’da bir kez daha başka ihlallerin hedefi haline gelebilirler.

Dördüncü Dayanak: Uluslararası Dayanışma

Son olarak, UEP ayrıca Polonya’nın “uluslararası forumlarda çatışmayla ilişkili cinsel şiddet eylemlerinde faillerin etkinliğini artırmak ve hesap verebilirliğini artırmak için çabalamasını” taahhüt etmektedir. Polonya’nın söylemi ve uluslararası forumlara katkıları, yükselen kurumsallaşmış homofobi de dahil olmak üzere, ülkedeki siyasi iklimle de renkleniyor. Bu, ülkenin cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetten hesap verebilirliği sağlamaya yönelik etkili bir şekilde çalışma yeteneğini zayıflatıyor. .

Ekim 2019’da, Avrupa Parlamentosu’nun Polonya Üyeleri, Uganda’daki LGBTQ kişilere yönelik baskıları kınayan bir karar üzerinde çekimser kaldı. Karar, Uganda’daki eşcinsel kişilere yönelik ölüm cezası ve çatışmayla bağlantılı cinsel şiddet eylemleri dahil olmak üzere, devletin zorunlu kıldığı zulme odaklanıyordu. Bu endişe verici karar ülkedeki homofobinin Polonya’nın dış politikasına sızdığına ve dolayısıyla onun dış politikasına ve Kadın, Barış, Güvenlik taahhütlerini yerine getirme yeteneğine zarar verdiğine işaret etmektedir.

WPS kararları kapsamındaki yükümlülüklerini etkin bir şekilde yerine getirmek için Polonya, LGBTQ vatandaşlarına etkili koruma sağlamalıdır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1325 sayılı Kararının 20. Yıldönümüne yaklaşırken, WPS topluluğu homofobi ve transfobinin, gündemin uygulanmasındaki etkileri konusunda sessiz kalmamalıdır. Tersine, kadınlar, barış, güvenlik ile ilgili konuşmayı genişletmek için bu fırsatı değerlendirmeliyiz. Bu, “varsayılan cinsiyet temelli olarak iki kategoriyi içeren dar bir odaktan, ikili varsayımı çürüten feminist bir proje olarak cinsiyete daha geniş bir odaklanan bir kategoriye geçmek” anlamına gelir.

Bu aynı zamanda, yerel politikaların – ve özellikle azınlıklara yönelik davranış biçimlerinin – Kadın, Barış, Güvenlik yükümlülükleri üzerinde – Polonya’da ve başka yerlerde – derin bir etkiye sahip olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Barış, savaş yokluğundan daha fazlasıdır – kapsayıcı kurumlar, adalete erişim ve herkes için güvenlik gerektirir. Çatışmayı önlemek ve Kadın, Barış, Güvenlik gündeminin temel amacı olan cinsiyete duyarlı bir barış için çalışmak, çatışma ve güvensizliğin daha derin, yapısal kaynaklarının ele alınmasını gerekli kılar. Bu, en önemlisi, marjinalleştirme, ayrımcılık ve LGBTQ kişilere yönelik şiddeti içerir.

Populism and Femicide in Turkey

Photo by Begüm Zorlu

by Balki Begumhan Bayhan & Begüm Zorlu

Pınar Gültekin, a 27-year-old student murdered by her ex-partner in July, whose death began the #ChallengeAccepted movement on Instagram. Source: Ahval/Facebook

On 21 July 2020, 27-year old university student Pınar Gültekin was murdered by her ex-boyfriend, becoming another victim of Turkey’s wave of femicides. Gültekin was declared missing for six days before she was found dead, strangled to death for refusing to reconcile with her former partner.

The news of Gültekin’s murder sparked protests across the country, with women taking to the streets in more than ten cities. The largest demonstrations took place across various neighbourhoods of Istanbul, gathering thousands of people. Smaller-scale protests also took place in less-populous Turkish cities including İzmir, Edirne, Mersin and Malatya.

On more than one occasion, women protesting gender-based violence were met with violence themselves. In İzmir, police officers brutally intervened in the protest and several women were beaten. Videos from the event captured scenes of women being manhandled and dragged away by police officers. 12 were taken into custody, although they were later released.

Women in Turkey have also taken to social media to protest femicides and express support for the Istanbul Convention – an international treaty on preventing violence against women – from which the Turkish government has expressed its intention to withdraw. The social media movement has involved women sharing photos of themselves in black and white on Instagram or Twitter under the hashtags ‘#ChallengeAccepted’ and ‘#IstanbulSozlesmesiYasatir’ (the Istanbul Convention Keeps Women Alive). Although it first started to trend in Turkey after Gültekin’s murder, this movement has now spread outside the country. Millions of women have participated in this social media movement – including high-profile celebrities such as Jessica Biel and Christina Aguilera.

Since the news of the murder of Gültekin, 11 women – Bahar Özcan, Seher Fak, Mücella Demir, Süheyla Yılmaz, Derya Aslan, Emine Yanıkoğlu, Döndü and Beyza Kandur, Gönül Gökçe, Sümmeye Ateş, Şule Bilgin and an unnamed 4-year-old girl – have met a similar fate. These tragic murders are, unfortunately, in no way isolated incidents. They form part of a larger pattern that has been emerging in Turkey under the country’s increasingly authoritarian Justice and Development Party (AKP) government.

Populism Meets Anti-Gender Discourse

Under the AKP, the number of women killed by men has increased rapidly. Since 2010, more than 3,000 women have been murdered as a result of male violence, with the figure more than doubling over the years. The vast majority of these women were killed for making decisions about their own lives – breaking up with a partner or rejecting men’s advances.

The increasing rate of femicide in Turkey. Source: We Will Stop Femicide Platform

Turkey’s recent controversy around the withdrawal from the Istanbul Convention can be interpreted as a manifestation of the broader anti-gender discourse of many right-wing populist parties. Similarly, Poland’s conservative Law and Justice Party government has also been attacking the Convention, framing it as a menace to the family structure – with some of its officials arguing that it promotes ‘gay ideology.’ The debate around Turkey’s possible withdrawal began after President Recep Tayyip Erdoğan, in typical populist fashion, stated that ‘if the people want us to leave it, we’ll leave it.’ The arguments for leaving the Convention have been similar to those in Poland. In both cases they are built upon decades-old anti-feminist discourses, with advocates of withdrawal claiming that it ‘empowers LGBT+ groups’ and ‘destroys families.’

As part of the AKP’s polarising strategies against political opposition, the party’s officials have vocally criticised forms of womanhood that do not fit into the roles envisaged by their conservative understanding of the family structure. With increasing emphasis on women’s traditional roles, in 2011 the Ministry of Women and Family Affairs was rebranded to remove reference to women, becoming the Ministry of Family and Social Policies. In the past, AKP officials and Erdoğan himself have repeatedly made discriminatory statements against women. For instance, the president has been quoted saying that ‘women are not equal to men’ and called for women to have ‘at least three children.’

The Way Forward

The government’s attempt to turn the Istanbul Convention into a wedge issue has backfired. There is no clear segment of society against it, and according to an opinion poll by Turkey Report only 8.8 percent of the population want to withdraw, and 51.7 percent are not even aware of its contents.

While the number of femicides has steadily increased, the Turkish government has failed to implement measures to protect women or introduce any reforms to tackle gender inequality. According to the Judicial Records statistics in 2019, most of the complaints made by women of sexual and physical violence do not result in a prosecution. This year, Turkey ranked 130th out of 153 countries in the World Economic Forum’s Global Gender Gap Index. Women’s rights activists are outraged by the deteriorating situation that is worsened by the proposal to withdraw from the treaty, with many arguing that it was never properly implemented in the first place.

Mobilised by outrage and solidarity, the women’s movement has made its presence felt in the mainstream of Turkish society, through both vocal social media campaigns and a tangible presence in the streets through mass protests. Gülseren Onanç – who served as the vice president of the Republican People’s Party (CHP) and the founder of the Equality, Justice and Women Platform – has told the authors that she is administrating a new project called ‘the Voice of Women,’ which aims to empower women on social media. She, like many feminist activists in Turkey, believes that effective use of social media is crucial to create awareness of, and action on, women’s rights and equality demands.

Tensions rising in the Mediterranean: The interplay of domestic and foreign policy in Turkey

Photo by Pixabay on Pexels.com

The dangerous escalation in the Eastern Mediterranean, stemming from the disagreement over territory in the waters of the Aegean and Mediterranean, has increasingly been on the radar of scholars in Greece and Turkey, as well as international observers. The recent war of words, threats, and increased levels of military mobilization by Athens and Ankara has created fears of an armed encounter. Even though NATO has recently announced that the actors will “establish mechanisms for military deconfliction”, at the time of writing Greece rejected the cooperation.

How did it come to this? The current tensions can be said to be triggered by the recent alignment between Greece, Cyprus, Israel which indicated their willingness to cooperate on exploiting natural resources in the eastern Mediterranean. Regional cooperation resulted in the establishment of Eastern Mediterranean Gas Forum last year which also included Italy, Egypt, Jordan, and the Palestinian Authority.

The exclusion of Turkey from this alignment resulted in the government of Recep Tayyip Erdoğan beginning to carry out its search for natural resources in waters where jurisdiction is contested. Confrontation intensified in November 2019, when Turkey signed a controversial maritime accord with Libya’s government which was viewed illegal by Greece. In February, even when Turkey’s insistence on continuing its drilling activities resulted in minor sanctions from the EU, Turkey did not back down. Greece and Egypt recently concluded a bilateral demarcation treaty of their maritime territories in the eastern Mediterranean which infuriated Turkey.

The tensions between Greece and Turkey were intensifying outside the Mediterranean as well. In March, Turkey opened its borders and threatened to effectively end its refugee deal with Europe by allowing refugees to enter into the European Union. Next, the transition of Hagia Sophia, a former Byzantine church and later Ottoman mosque, which had been turned into a secular museum in the early years of the Republic of Turkey, back to a mosque, was perceived as a provocation by Greece. In a recent statement, the foreign minister of Greece, Nikos Dendias, also accused Erdoğan of attempting to “implement expansionist aims.”

Populist foreign policy

It is important to underline that Turkey’s disagreement over its share of natural resources is not new. Even though natural resources were discovered in the region years ago, and Turkey has been opposing the agreements that the other parties have signed for more than ten years, the current tension demonstrates that the territorial control of the waters is not the only prime reason of the current contention. What marks this novel tension is Turkey’s increasing isolation in the regional and international arena, confrontational and threatening tone in the foreign policy along with increasing authoritarianism at home.

Even though Turkey is following a confrontational and interventionist foreign policy, mainly manifested in Turkey’s intervention in Syria and Libya, Turkish elites, and primarily Erdoğan, utilise an injustice frame to explain their international position, especially in the case of the eastern Mediterranean.  

Under a populist foreign policy, similarly to its domestic policies at home, the Justice and Development Party (AKP) has tried to forge a common identity by constructing a foreign “other”. The populist foreign policy has been concurrent with changes in political institutions which led to the domination of the president and his populism both at home and at the international level. Labelling rivals as “others” is a strategy that is frequently deployed by the ruling elites in domestic politics, since all those who challenge the government can be presented as being associated with this foreign “other” and hence be de-legitimised. This populist rhetoric in foreign policy also makes it harder to handle technical issues which also feeds into the conflict escalating tone and is an obstacle to nuanced diplomacy.

Erdoğan’s populist foreign policy is shaped by and shapes domestic politics in Turkey. Last year, hundreds were arrested in a crackdown on critics of the military offensive in Syria, called Operation Peace Spring by the Ankara. This demonstrates that those who advocate a counter-narrative to the government’s aggressive foreign policy actions risk being framed as a traitor and face imprisonment.

In this crisis, except for the Peoples’ Democratic Party (HDP), the political opposition seems to pile behind the government. There are no clear proposals for peacefully resolving Turkey’s international quarrels from the political parties with few exceptions as they are following the agenda set by the incumbent. The statements made by the nationalist opposition Good Party (İYİ Parti) even provokes further escalation as one official from the party stated: “if any threats are made to the Turkish military, whoever makes these threats must and will receive a harsher response”, thereby maintaining a militarist tone.

Throughout this crisis, although the main opposition, the Republican People’s Party (CHP) claims to be a part of the social-democratic left tradition in Turkey, the party has failed to live up to the legacy of İsmail Cem who was Turkey’s foreign minister under the similarly aligned Democratic Left Party (DSP) in the 1990s. Cem, a successful diplomat, was able to disentangle domestic and international rhetoric, thereby ultimately establishing good personal relations with his Greek counterpart, George Papandreou.

Today the CHP is divided in its attitude. The spokesperson for the CHP has expressed support for the government’s policy by underlining that Turkey “should not take a step back” even though he acknowledges the need for a diplomatic resolution. Another CHP MP has underlined for example that “Turkey is a great state and will not comply as it did not in history.” However, there are other voices from the CHP like the Deputy Chairman Ünal Çeviköz who has been calling for the prioritisation of a peaceful resolution and provides diplomatic analysis on the framework. Çeviköz’s vision seems to be mirrored by the leader of CHP, Kılıçdaroğlu’s recent address in which he promoted a peaceful resolution by stating “both of our peoples do not want war.”

It is important to underline that Cem and Papandreou’s ability to put in place mechanisms that averted a conflict between the two states in the 1990s also demonstrate that under Turkey’s populist foreign policy, there is no room for diplomats that could act similarly. However, instead of following an approach dedicated to conflict resolution, the political opposition is not capable of making solutions heard and from time to time supports the incumbent in its confrontational tone.

Way ahead

Many of the analyses seem to forget that the global pandemic and the climate crisis is continuing and that there is a need for further cooperation rather than animosity between states. Accounts of energy or power politics also miss the environmental consequences of the quest to acquire natural resources. The utilisation of refugees as bargaining chips, the increasing militarisation in the public sphere are also perilous in the way ahead. 

In a time where such tensions are rising, international and regional assistance is needed more than ever to maintain the channels of dialogue that can prevent armed escalation. There also seems to be no consensus from the European actors on how to respond, as France is utilising a more assertive position against Turkey, with military backing and a continuous call for sanctions, while Germany’s approach involves bringing actors together. Time will show what will happen.

This article was published at Political Studies Association Blog.

Somali’nin Önde Gelen İnsan Hakkı Aktivisti ve Hekimlerinden Hawa Abdi

 

IMG_3165Bu yazı Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu’nda yayınlanmıştır.


Somali’nin önde gelen insan hakkı aktivisti ve hekimlerinden Hawa Abdi geçtiğimiz hafta hayatını kaybetti.

Abdi, hayatını çatışma çözümüne, kadın haklarına ve ülkesinde binlerce insanın hayatını kurtarmaya adamıştı.

Somali’nin ilk kadın jinekoloğu

abdi

Hawa Abdi 1947 yılında Mogadişu’da doğdu. Abdi’nin annesi o daha çocukken vefat ettiği için ailenin en büyük çocuğu olarak dört kız kardeşini büyütme ve aile işleriyle ilgilenme görevini üstlendi. Babası, o dönemde Mogadişu limanında çalışıyordu.

Dr. Abdi, 1964 yılında Sovyetler Birliği Kadın Komitesi’nden burs aldı ve Kiev’de tıp okudu. 1971 yılında mezun olduğunda Somali’nin ilk kadın jinekoloğu oldu.

Ertesi yıl Mogadişu’nun yeni açılan Somali Ulusal Üniversitesi’nde hukuk çalışmalarına başladı. Sabahları tıp pratiği yapıyor ve boş zamanlarında hukuk diploması için çalışıyordu. Birkaç yıl sonra hukuk bölümünden de mezun oldu.

Dr. Abdi 1983 yılında ailesinin Somali’deki topraklarında bir klinik açtı ve orada sağlık hizmetlerine erişimi olmayan kadın ve çocuklara ücretsiz sağlık hizmeti sağlamaya başladı. Somali’de 1990’lı yıllarda yükselen ve kıtlığa yol açan çatışma süreci, ülkede bugün de devam eden şiddet ve yönetimsizliği hakim kılmıştı. 1991 yılında çatışma yoğunlaştığında o topraklarda, ülke içinde yerinden edilmiş kişiler için devasa bir kamp kurdu. Vital Voices’ın alıntıladığı gibi Dr. Hawa, çatışmadan kaçan binlerce insanı memnuniyetle karşıladı. Planlanmadan ve çok hızlı gelişen bir süreçte onun tek odalı kliniği bir hastane, okul ve ülke içinde yerinden edilmiş kişilerin sığınabileceği bir kampa dönüştü.

 

Dirençli bir barış ve kadın hakları savunucusu

Abdi’nin hayatı hakkında 2013 yılında hazırlanan Vital Voices videosu

 

Ailesinin ve kendisinin imkanları olmasına rağmen Dr. Abdi Somali’yi terk etmedi ve mücadele etmeye devam etti. Kurduğu Dr. Hawa Abdi Vakfı (DHAF) ile birlikte kadınların eğitimi ve hakları için de yıllarca çabaladı. 2012 yılına gelindiğinde, arazisi çoğu kadın ve çocuk olan 90.000’den fazla mülteciye ev sahipliği yapıyordu. İlkokul, lise, topluluk tarım projesi ve kadın eğitim merkezi de barındırıyordu.

Dr. Abdi 2010 yılında Hizbul İslam militanları tarafından hastanesinin ele geçirildiği, ve hemşireleri ile birlikte rehin alındığı anda bile mücadele etmekten vazgeçmedi[1]. Atlantic dergisinden Eliza Griswold’un anlattığı gibi Dr. Abdi, sırf kadın olduğu için, kadınların bu işe uygun olmadığını savunan militanlardan tarafından rehin alınmıştı. O kampı kendilerine teslim etmesi istediğinde militanlara “ben kadın olabilirim ama son 20 yıldır bu ülke için çalışıyorum. Siz ülkeniz için ne yaptınız?” sorusunu yöneltti. Militanlar, hastanede değerli olan her şeyi kırıp çalsa bile geri adım atmak zorunda kaldılar. Dr. Abdi artan medya baskısı ve çatışmayı çözen argümanlarıyla onları ayrılmaya ikna etti. Daha sonra da bununla yetinmeyip  halka açık bir özür talep etti ve aldı. Daha sonra yaptığı bir açıklamada “kadınlar istikrarı sağlayabilir. Biz barış yapabiliriz” dedi.

Abdi’nin kızı Deqo Mohamed ile birlikte Yale Üniversitesi’nde konuşması. Bu videoda kaçırılma hikayesini de anlatıyor.

Dr. Abdi çatışma çözümü ve kadın haklarını birleştiren bir aktivizm yürüttü. Zaman zaman “Umut Köyü” olarak adlandırılan mekanda özerk bir yönetim ve adalet sistemi geliştirdi; topluluk üyelerin arasında arabuluculuk yaptı. Kendisinin aktardığı gibi kurduğu kurumlarda ülkesindeki kabile ve siyasi ayrımları gözetmeden herkesi içeren bir yapı sürdürebildi ve  kadına karşı şiddetin cezalandırılmasını sağladı.

Dr. Abdi, iki kızı Amina ve Deqo Mohamed’e de doktor olmaları için ilham verdi. Kızları onunla birlikte vakıf için çalıştılar ve özellikle son yıllarda anneleri ile birlikte insani yardım çalışmalarını uluslararası alana taşıdılar. 2010 yılında, bu üçlü Glamour dergisinin yılın kadını ödülünü aldı.  O dönemde ABD Dışişleri Bakanı olan Hillary Clinton, Dr. Abdi’ için “bana ilham veren türden bir kadın” demişti. Dr. Abdi ayrıca 2012 yılında Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi.

women-of-the-year-1021-women-of-the-year-2010-dr-hawa-abdi_aw

Somali ve Dünya’dan mesajlar

Hawa Abdi’nin vefat haberinden sonra ülkesinde ve dünyada yüzlerce kurum ve kişi başsağlığı mesajı yayınladı. Bu mesajlarda Hawa Abdi’nin bir rol model olduğunun, umut aşıladığının ve kadın haklarını güçlendirdiğinin altı çizildi. Bir çok kişi ona minnet duyduklarını belirtti.

Somali Kadın ve İnsan Hakları Geliştirme Bakanlığı yaptığı açıklamada onu “kadın ve çocuk haklarının şiddetli bir savunucusu” olarak nitelendirdi. Hillary Clinton kızlarının onun mirasını taşıdığını belirtti.

Hawa Abdi’nin mirasının hem Somali’de hem de uluslararası alanda umudu ve direnci temsil ettiğini söylemek mümkün. Abdi’nin liderliğinde yüzlerce yerinden edilmiş aileye sağlık ve  eğitim hakkı sağlandı ve çalışmaları daha barışçıl ve eşitlikçi bir Somali umudunu hakim kıldı.

[1] Eliza Griswold’un bu yazısı Abdi’nin kaçırıldığındaki aktarımlarını içeriyor.

https://www.thedailybeast.com/terrorists-kidnap-a-hero

Kamuflaj: Otizmli Kadınların Gizli YaSamları

Eşitlik Adalet Kadın Platformu

“Sen sadece biraz utangaçsın” ya da “matematikte otizmli olamayacak kadar kötüsün” teşhis edilmeyen otizmli kadınların duyduğu pek çok şeyden biriydi. Otizm uzun süredir bir “erkek” konusu olarak düşünülmekteydi ve genellikle sosyal etkileşim üzerine odaklanan teşhis süreci geçerliydi. Biz de haftalık SES toplantımızda otizmin hep bir çocuk sorunu olarak da düşünüldüğünü hatırladık. Otizmli kadınlar neler hisseder, sorunları neler hakkında bir tartışmanın hep aksatıldığını gözlemledik.

Geçen sene Guardian gazetesinde yayınlanan bir haberde ise otizm çalışmalarında daha çok erkeklere odaklanıldığının altı çizilmişti. Yakın geçmişte, otizm spektrumunda kızlardan on kat daha fazla erkek olduğu düşünülüyordu. Fakat araştırmalar ve görünürlük durumun böyle olmadığını gösterdi. Son yıllarda otizmli kadınlar daha çok görünür olmaya başladı [1]. Kadınlarda ve kızlarda otizmin daha çok konuşulmasına neden olan anlardan biri ise iklim aktivisti Greta Thunberg’in ‘Asperger sendromunun’ olduğunu söylemesiydi [2]. Otizmi ile alay eden ve onu hedef gösterenlere bunun bir “süper güç” olduğunu söylemişti.

Instagram paylaşımılarında “aspiepower”, “neurodiverse” ve “npf” etiketleri kullanıldı ve daha çok hikaye açığa çıkmaya başladı, dayanışma ve diyalog ağları örüldü. Bunlardan biri ise New York’ta kurulan ve otizmli kadınların dayanışabileceği, “güvenli bir ev” olan Felicty House oldu. [3]

Maskeleme: Teşhis Sürecinde Zorluklar

Otizm spektrumdaki bireylerin bazıları yaşamları boyunca yardıma ve desteğe ihtiyaç duyabilirken, bazıları ilgi ve yeteneklerini kullanarak bağımsız bir yaşam kurabiliyor. İngiltere’de her 100 kişiden birinin otizmli olduğu tahmin ediliyor ve otizmli bireyler birbirinden çok ayrı ve farklı olabilselerde, genellikle “sosyal iletişim ve etkileşimde zorluk,” “tekrarlayan davranışlar, rutinler ve aktivitelerin” otizmin öne çıkan sinyalleri olabileceği kabul ediliyor. Otizmi olan kişilerin ise özel bir ilgi alanı olabiliyor ve ilgilendikleri konu hakkında “her şeyi” bilebiliyorlar.

Son yıllarda kadın ve otizm hakkında yayınlar ve farkındalık arttıkça teşhis sürecindeki zorlukların da altı çizilmeye başladı. İngiltere’nin önde gelen nörologlarından Francesca Happé, Psyche dergisinde otizmli kadınların kendi otistik olma durumlarını erkeklerden daha çok saklayabileceğinin altını çizen bir yazı kaleme aldı. Happé yazısında otizmli kadınlar ile gerçekleştirdiği mülakatlarda “maskelemenin” ana bir tema olduğunu gözlemledi.

Francesca Happé bu videoda kadınlar ve otizm konusunu da içeren genel bir sunum gerçekleştiriyor.

Doktora araştırmalarını kadın ve otizm üzerine yaptıktan sonra, birlikte çalıştığı kadınların deneyimlerini hayata geçirmek için illüstratör, Sophie Standing ile birlikte çalışan Dr. Sarah Bargiela, “Kamuflaj: Otizmli Kadınların Gizli Yaşamları” isimli bir çizgi roman yayınladı. Bargiela kitabında, teşhis edilme sürecinin neden uzun sürdüğünü ve kadınların neden “uyumlu olmaya” çalıştıklarını anlattı. Kitap otizmli kadınlarda uyumlu olmak ile birlikte gelen yalnızlığın yetişkin olduklarında onların nasıl etkilediğini gösterdi. Ayrıca, kendilerini kucaklamayı, topluluklarını genişletmeyi nasıl öğrendiklerini de samimi bir şekilde açığa çıkardı.

İkisinin de çalışmaları kadınların geç teşhisine ve dayanışma ağlarının önemine bakıyor. Bargiela’ya göre toplumun kız ve erkek çocuklarından beklentileri teşhis sürecini etkileyen ana meselelerden biri. Yaptığı çalışmalara göre, toplum, kız çocuklarının daha konuşkan ve iletişim kurması kolay bir şekilde davranmalarını bekliyor. Bu da, birçok otizmli kız çocuklarının akranlarının sosyal davranışlarını benimserken maskenin arkasında yaşamayı öğrendiğini gösteriyor. Bargiela’ya göre kendini saklamanın, akıl sağlığına da olumsuz etkisi oluyor ve otizmli kadınların kimlikleri konusunda güvensiz olabileceğini gösteriyor. Bu da onları depresif, yalnız ve uyumsuz hissettirebiliyor.

Francesca Happé de gerçekleştirdiği mülakatlarda otizmli kadınlardaki normal ve uyumlu olmak arzusunun varlığının altını çizip, bu yüzden de taklit, maskeleme tekniğinin kullanıldığını anlatıyor. Otizmli kız çocukları ve kadınlar okulda (ya da işyerinde) popüler buldukları bir kişiyi seçip onun kıyafetlerini, saç stilini konuşmasını hatta yürüyüşünü de taklit edebiliyor.

Bargiela gerçekleştirdiği mülakatlarında otizmli kadınların ilgi alanlarının peşinden gitmesinin onları daha huzurlu yaptığını görüyor ve kitabında da bunun altını çiziyor. Bu yüzden onların kendilerini anlaması ve tanımasının önemini vurguluyor.

Francesca Happé, Bargiela’ya benzer şekilde otizmli kişilerin değişmesi gerektiği söylemini sorunlu buluyor. Bu tarz söylemler ona göre kendini maskelemeyi ödüllendiriyor ve kendi otistik benliğinle barışık olmama durumuna vesile olabiliyor.

İkisinin de yazdıklarından çıkarabileceğimiz bir sonuç ise, eğer otizme karşı daha kapsayıcı ve pozitif bir alan açarsak, otizmli bireyler maskelerin ardına saklanmak zorunda kalmayacak. Happé’nin de altını çizdiği gibi, özellikle hayatının daha geç evresinde otizminin farkına varan kadınlar için dayanışma alanları ve başka otizmli kadınlarla tanışmak çok önemli.

[1] Son yıllarda ekranlarda otizmli karakterlerin başrolde olduğu prodüksiyonlar arttı. 2012 yılında yayınlanan Bridge (Köprü) dizisi de otizm spektrumda olduğu tahmin edilen bir kadını başrole taşımış, olumlu yorumlar almıştı. https://www.bbc.co.uk/news/disability-34995327

[2] Greta Thunberg’in annesi Melena Harman’ın son kitabı da otizm üzerine bir tartışma başlattı. Harman bu kitapta Greta’nın teşhis ve aktivizm öncesi yeme bozukluğunu, yalnızlığını ve mutsuzluğunu anlattı. Teşhis sonrası ve aktivizm ile birlikte Greta’nın pozitif değişiminin altını çizdi. 

Guardian’daki söyleşisinde ise teşhis ile birlikte rutinlerin anlaşılması ve yaratılmasının önemini anlatıyor. Stresli şeyleri bırakmanın, bağırmamanın ve sakin olmanın önemini açıklıyor.

[3] Vox dergisi Felicty House’ı anlatan bir yazı ele aldı.

Okuma ve Referans Listesi

Autistic Women & Nonbinary Network (AWN)

Camouflage: The Hidden Lives of Autistic Women 

Finding the female face of autism

Righting the gender imbalance in autism studies 

Londra’da “Siyah Hayatları Önemlidir” Protestoları

This slideshow requires JavaScript.

Londra’da “Siyah Hayatları Önemlidir” Protestoları Ve “Öldürülen Siyah Kadınların Adını Söyle

George Floyd’un 25 Mayıs’ta gözaltına alınırken öldürülmesi Türkiye dahil bir çok ülkede öfke ve mobilizasyona yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri’nin Minneapolis kentinde gerçekleşen cinayette beyaz polis memuru, silahsız, karşılık göstermeyen, onlardan durmasını isteyen ve nefes alamadığını söyleyen Floyd’un ensesine ısrarla dizini bastırarak onu öldürdü. Floyd’un öldürüldüğü anların kayıtları sosyal medya üzerinden paylaşıldı. Guardian gazetesinin başyazısı Floyd’un öldürülüşünün gaddarlığının dünyayı şoke ettiğini belirtiyordu. Bu zalimlik ve süregelen cezasızlık büyük bir öfke ile hem ABD’de hem de dünyada yeni bir “Siyah Hayatları Önemlidir” protesto dalgasını tetikledi. Eylemler Floyd’un ölümüyle tekrar tetiklense de, sona ermeyen polis şiddeti, ırkçılık, ayrımcılık ve eşitsizliğe yöneldi. Yine Guardian’ın başyazısında belirtildiği gibi İngiltere’nin farklı şehirlerinde gerçekleşen protestoların rahatsız edici gerçeklerle yüzleşme yarattığını söyledi. Çünkü ırkçılık sadece ABD’de değil İngiltere’de de hakimdi. Bir protestocunun söylediği gibi “İngiltere’nin de elleri temiz değildi.”

İngiltere’deki Eylemler

Geçtiğimiz hafta İngiltere’de gerçekleşen protestolara on binlerce kişi katıldı. Koronovirüs salgının sona ermediği ve sokağa çıkma kısıtlamalarının var olduğu bu günlerde, farklı şehirlerde ve günlerde buluşan kitleler hem Trump yönetimini hedef alarak, hem de eşitsizliğin ve ırkçılığın altını çizerek yetkililere seslendiler.

Eylemlerde öne çıkan sloganlar ve pankartlar siyah olma durumu, polis şiddeti ve kurumsal ırkçılık üzerineydi. Özellikle İngiltere’de Koronovirüs salgınında siyahların beyazlara göre daha çok hayatını kaybetmesi de pankartlara yansımıştı[2]. Eylemlere katılan bir beyaz kadın “kendimizi sürekli eğitmemiz gerek” pankartını taşıyordu ve başka bir eylemci ise beyaz üstünlüğü düşüncesine karşı mobilize olunması gerektiğini söylüyordu. Başka bir pankartta ise “ırkçılık en büyük pandemi” yazıyordu. Alanlarda “nefes alamıyorum”, “siyah hayatları önemlidir”, “polis şiddetine son” sloganları hakimdi.

Guardian’dan Tim Adams eylemcilerin pandemi zamanında riskleri yok sayarak alanlarda toplanmasını “aciliyet” ve “bitkinlik” hissinin hakimliği ile açıkladı. Onun da belirttiği gibi geçmiş adaletsizlik bugünün öfkesini şekillendiriyordu[3]. Protestolara özellikle lise ve üniversite öğrencileri tarafından katılım yoğundu. Geçtiğimiz hafta Londra’daki en büyük eylemler Amerikan Konsolosluğu’nun önünde, Hyde Park ve Westminster’da gerçekleşse de mahallerde de protestolar gerçekleşti. Bristol şehrinde 84 bin Afrikalı’nın köleleştirilmesini sağlayan Edward Colston’ın heykeli protestocular tarafından yıkıldı.

Eylemler devam ederken bir yandan da İşçi Partisi’nden vekiller ABD’deki polis şiddetine karşı İngiliz hükümetini hareket etmeye çağırdı. Uluslararası Ticaret Gölge Bakanı Emily Thornberry, Donald Trump’ın şiddeti arttıran açıklamalarından sonra İngiltere’nin Amerikan güvenlik güçlerine toplumsal olaylara müdahale araçlarını tedarik etmeye devam etmesinin “utanç verici” olacağını söyledi[4] ve hükümete harekete geçmesi için bir mektup yolladı. Bazı vekiller protestolara katılırken, son günlerde ırkçı ve taciz eden mesajlar alan İşçi Partisi’nin Brent Central vekili, Dawn Butler, ABD’ye göz yaşartıcı gaz ve plastik mermi ihracatını durdurma imza kampanyasını başlattı. Butler hem mecliste hem de sosyal medyada sistemik ırkçılığı düzeltmeden gerçek değişimin gerçekleşemeyeceğini söyledi.

Protestolar devam ederken İngiltere içindeki reform ve değişiklikler üzerine tartışma yürümeye devam etti. Meclisteki tartışmalar protestolarda da dile getiriliyordu. Eğitim sisteminin ve müfredatın değişmesi de bu taleplerden biriydi. Black Curriculum gibi eğitimde reform talep eden gruplar sömürgeciliğin yarattığı mirasın anlaşılmasının kurumsal ırkçılığı aşmak için önemli bir adım olacağını belirttiler.[5] Bu talepler “Britanyalı çocuklara İngiliz Emperyalizmi ve Sömürgeciliğinin Gerçekliklerini Öğretin” imza kampanyasına dönüştü.

“Öldürülen Siyah Kadınların Adını Söyle” ve Dünyada Artan Dayanışma

Bu sürecin öne çıkan özelliklerinden biri ise sosyal hareketler ve protestocular hem sokakta hem de sosyal ağlar üzerinden mobilize olması ve uluslararası bir dayanışma ağının örülmesiydi. Bu ağlar da gün geçtikçe büyüyor. Dünyanın her yerinden milyonlarca dayanışma mesajları paylaşıyor ve eylem taktikleri yayılıyor. Floyd’un ölümünün ardından #SayHerName (Onun Adını Söyle) etiketi de sosyal ağlarda hızla yayılmaya başladı. Farklı coğrafyalarda aynı sloganlar, görseller ve isimler haykırıldı; hayatını daha önce kaybetmiş kişilerin hikayeleri anlatılmaya başlandı. Sivil Haklar aktivisti ve akademisyen Kimberlé Crenshaw[6] ve bir sosyal harekete dönüşen “Say Her Name” uzun zamandır öldürülen siyah kadınların isimlerini ve hikayelerinin duyulması için mücadele ediyordu. Floyd’un ölümünden sonra siyah kadınların hikayelerinin unutulmaması için yeni bir hareketlenme başladı. Sandra Bland, Breonna Taylor[7], Tanisha Anderson, Michelle Cusseaux ve daha niceleri… Onların hikayeleri paylaşıldı ve onların neden “unutulduğu” tartışılmaya başlandı. Farklı eşitsizlik biçimleri üzerinden başlayan tartışmalar kadınların “Siyah Hayatları Önemlidir” hareketinde görünmezliğini sona erdirilmesi gerektiğini gösterdi.

Sosyal medya etiketleri üzerinden sanatçılar kaybedilen hayatları anmak için görseller ve çizimler paylaşıldı. Özellikle bu haftaki eylemlerde Ariel Sinha’nın Breonna Taylor illüstrasyonu, onun adını söyle etiketiyle birlikte yaygın olarak paylaşıldı ve İngiltere’deki eylemlerde de protestocular tarafından pankartlarda taşındı. ABD’de başlayan eylemlerde de Alexandria Ocasio-Cortez salgından ve polis şiddetinden korunmak için tek görsellik bir kılavuz hazırlamıştı[8]. Bu kılavuz ve içeriği İngiltere’deki protestolarda da kullanıldı.

Son olarak, geçtiğimiz iki haftada başlayan mobilizasyonda kadınlar dayanışma sağlayarak, hükümeti hesap vermeye ve değiştirmeye zorlayarak, alanlarda protesto ederek ve hikayelerin duyulmasını sağlayarak “Siyah Hayatları Önemlidir” hareketini şekillendirdi. Kadınlar ırkçılığın feminist bir konu olduğunu ve kadın dayanışmasının bu hareketteki önemini gösterdiler. Gelecek günler de bu dayanışmanın büyüyeceğini gösteriyor.

[1] Bu rapor ile ilgili Michael Bankole’nin yazısı okunabilir. https://www.independent.co.uk/voices/coronavirus-bame-deaths-phe-matt-hancock-blm-racism-a9546091.html

[2] Bu rapor ile ilgili Michael Bankole’nin yazısı okunabilir.https://www.independent.co.uk/voices/coronavirus-bame-deaths-phe-matt-hancock-blm-racism-a9546091.html

[3] ABD’den “Siyah Hayatlar Önemlidir” aktivisti Braelyn Willis ile konuşan Burak Tatari’nin mülakatı da süregelen adaletsizliğe değiniyor: https://medyascope.tv/2020/06/04/siyah-hayatlar-onemlidir-aktivisti-braelyn-willis-medyascopea-konustu-trump-iktidarinda-bircok-insan-irkciligini-cekinmeden-ortaya-koyuyor/

[4] Emily Thornberry‘nin mektubunun tam metni: https://labour.org.uk/press/emily-thornberry-demands-action-on-us-riot-control-exports/

[5]2019 yılında kurulan ve Siyah tarihinin müfredata girmesi kampanyası yürüten Black Curriculum hakkında kısa bir BBC videosu: https://www.bbc.co.uk/news/av/education-51650417/black-history-should-it-be-part-of-the-wider-curriculum

[6] Kimberlé Crenshaw ve “intersectionality” (sosyal konumlarının cinsiyetleri dışında sınıf ve etnik kökenleri tarafından da etkilenmesi görüşü) hakkında giriş niteliğinde bir mülakat https://www.vox.com/the-highlight/2019/5/20/18542843/intersectionality-conservatism-law-race-gender-discrimination

[7] Alisha Haridasani Gupta New York Times’ da neden Breonna Taylor hakkında konuşmadığımız hakkında bir yazı kaleme aldı. https://www.nytimes.com/2020/06/04/us/breonna-taylor-black-lives-matter-women.html

[8] Gözaltına alınma durumunda Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU) yasal haklar üzerine, Teen Vogue dergisi stratejik ve etik olan documentation tekniği hakkında bir kılavuz hazırladı. Link: https://www.teenvogue.com/story/how-to-film-police-safely

Bu yazı Eşitlik Adalet Kadın Platformu’nda  yayınlanmıştır. Orijinal linke erişmek için tıklayınız.

Fotoğraflar Begüm Zorlu tarafından çekişmiştir.

Kitap Bölümü| (Book Chapter) Medya Aracılığıyla Çatışmaları Çözmek: ARTE

20170524-c-ggyzbxkaez7yr9d34d6-image.jpg

Punto24 Bağımsız Gazetecilik Platformu’nun meslekî araştırma, eğitim ve dayanışma amacıyla oluşturduğu P24 Medya Kitaplığı, yayınlarından çıkan Huzursuzluğun Takibi: Çatışmalı Dönemlerde Gazetecilik, ülkede “gerek sıcak gerekse sindirilmiş çatışmanın giderek bir norm hâline gelmekte olduğu kaygısından hareketle, böylesi dönemlerde gazeteciye düşen yükümlülükleri ve gazetecinin yaşadığı sorunları” merkezine alıyor.

Begüm Zorlu’nun yazısı, Soğuk Savaş sonrasında Almanya ile Fransa arasındaki ilişkilerin normalleşmesi amacıyla kurulan çokuluslu kültür- sanat televizyonu ARTE’nin yapısını ve oynadığı rolü inceliyor.

Kitap hakkında bilgi almak için tıklayın.

 

When Leftists Ruled the Airwaves: İsmail Cem, TRT, and a Divided Turkey

Reuben Silverman

Milliyet021574

İsmail Cem was thirty-three in 1974, youthful and handsome, educated at the best schools in Turkey and Europe, president of the Istanbul Journalists Union and a famous columnist in his own right. He was also the author of several books on Turkish politics with a pronounced socialist-bent. He was, in short, an ideal candidate to head the Television and Radio Institution of Turkey (TRT) when the center-left Republican People’s Party (CHP) came to power, and under his leadership TRT did indeed embark on some of its most important and artistic ventures. Yet his fifteen months in office were also marked by bitter disputes, accusations and legislative maneuvering that reflected an increasingly divided society where opposing factions saw themselves as representing the popular will and their opponents as having no legitimacy at all.

CONTENTS

I. I: A History of Turkish Radio Television Underdevelopment

II. Mr.Cem Goes to Ankara

III. The “Sultan…

View original post 11,762 more words

Academia in the Age of Digital Reproduction; Or, the Journal System, Redeemed

On  the journal system of Academia.

The Disorder Of Things

It took at least 200 years for the novel to emerge as an expressive form after the invention of the printing press.

So said Bob Stein in an interesting roundtable on the digital university from back in April 2010. His point being that the radical transformations in human knowledge and communication practices wrought by the internet remain in their infancy. Our learning curves may be steeper but we haven’t yet begun to grapple with what the collapsing of old forms of social space means. We tweak and vary the models that we’re used to, but are generally cloistered in the paradigms of print.

When it comes to the university, and to the journal system, this has a particular resonance. Academics find themselves in a strange and contradictory position. They are highly valued for their research outputs in the sense that this is what determines their reputation and secures their jobs…

View original post 2,128 more words

Alexandria Ocasio-Cortez: ABD’de Başka Türlü Siyaset

cortez

Bu yazı Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu için yazılmıştır.

Orjinal linke erişmek için tıklayınız.

Alexandria Ocasio-Cortez, ABD’de, partilerin Temsilciler Meclisi[i]için New York eyaletinde yapılan ön seçimde, 10 dönemdir görevde olan ve bir kez daha Demokrat Parti’den aday olan Joe Crowley’i yenilgiye uğrattı. Bu elbette kolay bir zafer değildi. Ocasio-Cortez, tanıtım videosunda kendisininkine benzer bir geçmişe sahip kadınların aday olmadığının, olamadığının altını çiziyordu. Kendisi ve çevresi hem yapısal hem de finansal sorunlarla boğuşuyordu. Özellikle ekonomik kriz, onu ve onun gibileri uzun mesailere, gittikçe kötüleşen sağlık ve konut düzeninemahkum etmişti. Temsiliyet aynı kalırken neden hiçbir şey değişmiyordu ve dahası neden kötüleşiyordu? Siyasetçi ve halk arasındaki uçurumun gittikçe derinleşmesinin sebebi neydi? Siyasi başarı neden finansal güce göre şekilleniyordu?

Ocasio-Cortez’in sorduğu bu soruların cevabı birçok yanıyla yanlış şekillenmiş bir sistemdi ve çözüm öneresi ise, bu sistemi değiştirmek için onun gibilerin temsilci seçilmesiydi. Çünkü sadece onun gibi olanlar, yani halkın içinden gelenler, bu sorunları ciddiyetle ele alabilirdi.

Işın Eliçin’in Medyascope’daki yazısında belirttiği gibi Porto Riko’lu bir annenin ve Bronx doğumlu bir babanın kızı olan Ocasio-Cortez, Boston Üniversitesi’nden ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanlarında dereceler aldı. 2011’de babasını kaybettikten sonra annesi temizlikçi ve otobüs şoförü olarak çalışırken, Ocasio-Cortez de garsonluk ve barmenlik yaparak annesine destek oluyordu. Mücadelesini perçinleyen bu geçmişi kampanyası süresince sık sık vurgulamaktan geri durmadı.

Ocasio-Cortez seçim kampanyasının önemli bir kısmını Crowley’nin kurumsal bağlantılarını eleştirerek yürüttü. Geleneksel siyasetçiler uzak mahallelerde ve halktan kopuk bir şekilde yaşıyordu ve bu, onun için kabul edilemezdi. O ise şimdi başka bir siyaset anlayışı ile seçilmişti ve ‘aşağıdan’ bir siyaset yürüteceğini söylüyordu.

Kormann-OcasioVictory

Ocasio-Cortez,ABD’nin olağan siyasetine alternatif sunan vaatler ile seçim çalışmasını yürüttü. Bunların arasında Amerika Birleşik Devletleri Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kuruluşu’nu (ICE) kaldırmak, herkese ücretsiz sağlık hizmeti sunmak, asgari ücreti arttırmak, devlet okullarında eğitimi ücretsiz hale getirmek, federal iş güvencesi sağlamak, adli adalet sisteminde reform yapmak ve “Yeşil Yeni Sözleşme” ile 2035 yılına kadar yüzde yüz yenilenebilir enerjiye geçiş ve iklim değişikliği uyumunu sağlayacak politikalara öncelik verilmesi vardı.

“Ahlaki bir duruş sergilemekte radikal bir şey yoktur”

Amerika Birleşik Devletleri’nde sosyalist-radikal görüşlerin çoğunlukla yarattığı olumsuz algıya karşı Ocasio-Cortez sloganını “Ahlaki bir duruş sergilemekte radikal bir şey yoktur” olarak belirledi.  Seçim sürecinde kullandığı “Tüm demokratlar aynı değil” söylemi de, partinin kurumsallaşmış yapısı ve adaylarına karşı bir başkaldırı niteliğindeydi. Cortez, aday olmadan önce yerel siyasette aktif olsa da taban ile aktif bir biçimde çalışmaya 2016 yılında Demokratların başkan aday adayı Bernie Sanders’ın kampanyası ile başlamıştı. Kampanya sürecinde partinin geleneksel ve ilerici kanatları arasındaki gerilim açığa çıkmış, Wikileaks tarafından açığa çıkarılan ve parti ileri gelenlerinin aşağılayıcı sözlerinin yer aldığı ifadelerden dolayı, başkan adayı Sanders’dan özür dilemişti.

Amerikan Demokratik Sosyalistleri (DSA) üyesi olan Ocasio-Cortez’in başarısı aynı zamanda Demokrat partinin “ilerici” kanadının güçlenmesi ve adaylığı süresince gerçekleşen mobilizasyon sosyalizmin ana akımlaşması olarak da yorumlandı. Bunun somut bir örneği ise örgütlenme sürecinde yer alan bir aktivistin, “Bu hafta her gün bir gösterideydim. Sosyalizm artık insanların gururla taşıdıkları bir etiket” demesiydi.

Kadınlar Siyasete Girdiğinde Kadınlar İçin Çalışıyor

Ocasio-Cortez Cumhuriyetçi adayı yenerse, Kongre’ye giren en genç kadın olacak.

Sarah Kliff, Ocasio-Cortez’in seçilmesinden sonra yayınladığı yazısında, akademik çalışmalara referans vererek, kadınların erkeklerden farklı olarak sosyal tutumları değiştirecek şekilde siyaset yaptığının altını çiziyor. Yazara göre siyasete giren kadın sayısı arttığında, düşünüldüğünden çok daha fazla değişiklik oluyor. Kadın milletvekillerinin, hem erkek vekillere nazaran daha fazla yasa çıkardıklarını, hem de özellikle kadınlara fayda sağlayan yasalara yoğunlaştıklarını da belirtiyor. Kadın vekiller seçildikleri bölgeye daha fazla finansal kaynak ayırarak daha fazla değişime ön ayak oluyor. Ayrıca daha fazla kadın vekilin varlığı toplumun kadınlara yönelik algısını ve genç kadınların kendilerini görme biçimlerini önemli ölçüde değiştiriyor. Bu yüzden yazar,tabandan siyaseti öne çıkarttığı ve vaatlerinden ötürü Ocasio-Cortez’in kadınlar için önemli kazanımlar getirebileceğini söylüyor.

Trump Karşıtı Dalga ve Başka Bir Siyaset

Geçtiğimiz sene ABD’nin Charlottesville kentinde, beyazların üstünlüğünü savunanların gösterisi sonrası ırkçılık karşıtı bir aktivistin öldürülmesi, ülkede artan kutuplaşmanın önemli bir göstergesi haline gelmişti. Bunun yanı sıra, Başkan Trump’ın Britain First (Önce Britanya) isimli İngiliz bir ırkçı grubu retweetlemesi ve Charlottesville’deki olayda ırkçıları kınamayıp, iki grubu eşitlemesi de gerginliği arttırmıştı. İçinde Cumhuriyetçi senatörlerin de bulunduğu bir grup, Trump’ın olaylar sonrasında yaptığı açıklamasında beyazların üstünlüğünü savunan ırkçılardan bahsetmemesine tepki göstermişti.

Trump sadece kendi ülkesini kutuplaştırmıyor, bir yandan da yönetimi küresel ısınmayı ve diğer devletlerle iş birliği yapmayı reddeden agresif bir dış politika ve özellikle son haftalarda odakları üzerine çeken zalim ve ayrımcı bir göç politikası uyguluyordu. Bu otoriter politikalara karşı,son zamanda açığa çıkan (ya da büyüyen) üç sosyal hareket ABD’de hem yapısal hem de mevcut siyasi akla karşı ciddi direniş gösterdi. Biri “Yaşamlarımız İçin Yürüyüş” hareketiydi ve okul katliamından sağ kurtulan öğrenciler tarafından örgütleniyordu. Bu hareket Emma Gonzalez gibi genç kadınlar tarafından büyütüldü ve özellikle kalabalıklara yaptıkları etkileyici demeçlerle kitleler bir araya getirildi. Bir ikinci hareket ise devam etmekte olan ve güçlenen, “Siyah Yaşamları Önemlidir” (Black Lives Matter) hareketiydi. 2013 yılından itibaren ABD’deki siyah topluluklara devlet tarafından uygulanan şiddete müdahale etmek üzerine kapsayıcı bir hareket olarak kurulmuştu ve aktif olarak örgütlenmeye devam ediyordu. Üçüncüsü “Kadınların Yürüyüşü” olarak örgütlenen ve Trump’ın seçilmesinden bu yana güçlenen kadın dayanışmasıydı.

Bu hareketler elbette birbirinden bağımsız değildi. Sloganları ve eylem yöntemleri birbirlerine benziyordu. Son ayda, Trump’ın “sıfır hoşgörü”politikası bağlamında, Meksika sınırından ülkeye girmeye çalışan göçmenlerin gözaltına alınıp, çocukların ailelerinden koparılarak kamplara konulmasına karşı ciddi bir mobilizasyon gerçekleşti. Bu hareketlerin temsilcileri ve taraftarları da, bu “insanlık dışı”olan duruma karşı bir arada durdu ve hem sınırda hem de sokaklarda eylem gerçekleştirdiler. 29 Haziran’da gerçekleşen eyleme damgasını vuran olay Susan Sarandon hakkındaki gözaltı kararı olsa da aslında Twitter hesabından yazdığı #Kadınlarbaşkaldırın etiketi hareketlerin birlikteliğinin ve ortaklığının göstergesi oldu.

Bu yüzden Ocasio-Cortez’in başarısını ve yaratacağı değişimi anlamak için sosyal hareketlerin altını çizmek gerekiyor. Çünkü ülkede otoriterleşmeye karşı önemli bir direniş var ve Ocasio-Cortez’in alternatif söylemi hem sosyal hareketlerden hem de bu politikalara karşı ortaya çıkan tepkiden beslendi ve beslenmeye devam ediyor.Kendisi debu hareketlerin çağrılarına paralel bir şekilde kampanya yürütüyor.

Fotoğraf: Jennifer Mason                                                                                                                               Ocasio-Cortez, kazandığını öğrendiği andaki yüz ifadesi, şaşkınlığı ve samimiyeti de çok konuşulan noktalardan biriydi. Bir bar masasının üstüne çıkarak yaptığı zafer konuşmasında dayanışmayı ve umudu vurguladı.Onun kazanmasının birçok açıdan sembolik önemi vardı. Kampanya süresinde sorduğu bu sorular, önerdiği cevaplar, samimiyeti ve aşağıdan, sokak sokak gezerek yaptığı çalışma ise ona zaferi getirdi.

Bundan sonrasını beraber takip edeceğiz.

[i]ABD Temsilciler Meclisi, Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nin alt meclisi; Senato ise üst meclistir. İkisi birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nin yasama organlarını oluştururlar.

** (e.n.) David Remnick’in bu yazıdan sonra yayımlanan  “Alexandria Ocasio-Cortez’s Historic Win and the Future of the Democratic Party” isimli yazısına buradan ulaşabilirsiniz.