Category Archives: Uncategorized

İngiltere’den Osmanlı’ya Uzanan Bir Kadın Hikayesi

Akademisyen Gareth Winrow ile Robenson ailesinin izini sürdüğü kitabında öne çıkan karakterlerden, hayatının önemli bir kısmını Osmanlı İmparatorluğunda geçiren Hannah (Fatma) Rodda hakkında konuştuk.

Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu

Gareth Winrow’un “Whispers Across Continents: In Search of the Robinsons (Kıtalar Boyunca Fısıldaşlaşmalar: Robensonları Armak) kitabı 19. Yüzyılın sonundan, 20. Yüzyılın ortasına odaklanarak, Robenson ailesinin göç ve macera ile şekillenen hikayesini anlatıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçiş sürecini de içeren ve geçen sene yayınlanan kitap, Robensonların İngiltere’den başlayıp Hindistan ve Osmanlı İstanbul’undan geçen ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu süreciyle sonuçlanan serüvenlerine bakıyor. Kitap, bu kişisel hikayeleri anlatırken, mevcut ulusal anlatıların ve söz konusu imparatorlukların tarihinin ezberlerini aşarak, kişisel ve kamusal arşiv kaynakları vasıtasıyla, uluslararası bir aile hikayesini okuyucuyla buluşturuyor.

Kitabın geçen sene yayınlanmasının ardından hakkında, Londra’daki Levanten Mirası Vakfı (Levantine Heritage Foundation) ve BATAS (British Association for Turkish Area Studies – Britanya Türkiye Bölge Etüdleri Derneği) gibi toplulukların ev sahipliğinde, konuşmalar ve toplantılar gerçekleştirildi ve kitap ilgili eleştirmenlerin ve araştırmacıların gözünden kaçmadı. Mülakatı gerçekleştiren olarak, kitap ve hikayeler hakkında bilgi sahibi olsam bile, bir bütün olarak kitabın sunumunu ve kitabın ana karakterlerinden Hannah’nın hikayesini ilk kez geçen sene Winrow’un Cambridge’deki bir sunumunda dinlenmiştim. Hannah’nın hikayesini tarihsel akışında sunulduğunda hem şaşıran hem de mücadelesi karşısında etkilenen tek kişi ben değildim. Dinleyiciler Hannah’ya hayranlık beslemişti ve onun hikayesinin her yerde anlatılması gerektiğini söyleyenler olmuştu. Kitap yayınlandığınadan beri de aile üyelerinin hikayelerinin medyaya yansımalarında, özellikle Galatasaray’ın kurucularından Ahmet Robenson öne çıktı. Gareth Winrow ile bu mülakat, tam da bu yüzden merceğini Ahmet Robenson’un annesi Hannah’ya çevirmeyi ve onun sıradışı hikayesini öğrenmeyi amaçlıyor.

Mülakata araştırmaya nasıl başladığınızı sorarak ve Hannah’nın ilk yıllarından başlamak isterim. Bu projeye başlamaya nasıl karar verdiniz ve araştırmaya nereden başladınız ?

Hannah’nın hayatı ile tanışmam yakın arkadaşım Ahmet’in Hannah’nın büyük büyük torunu olduğunu öğrenmem ile başladı.  Hannah ve ünlü sporcu oğlu Ahmet Robenson ile ilgili hikayeler duyardım ve bu anlatılarla birlikte ilgilenmeye ve konuyla ilgili daha derin araştırma yapmaya başladım. İlk adımım aile üyeleri ile iletişime geçmek oldu, hatırladıklarını, mektupları ve ellerindeki fotoğrafları soruşturdum. Yakın aile üyelerinden birkaç fotoğraf alarak, sahip oldukları bilgiler ile ilerledim. Uzak aile fertlerinin mektuplarına da erişim sağladım. Daha sonra Ulusal Arşivdeki verilere de ulaşınca hikaye daha da büyüdü, oradaki mektuplara da eriştim. Hannah’nın nerede doğup büyüdüğünü, nerede yaşadığını, kimler için çalıştığını ve evlendiğini Birleşik Krallık nüfus kayıtlarından buldum. Onlar bana en temel bilgiyi sağladı. Bu temel bilgi de aile fertlerinin bilmediği bir çok hikayeyi açığa çıkardı. Mesela, Hannah’nın bir tıp doktorundan ‘gayrimeşru’ bir çocuğu olduğunu bu kayıtlar sayesinde öğrendim. Aile bir doktor ile nişanlandığı dedikodusu olduğunu biliyordu, fakat arşivlere bakmak olayın gerçek yüzünü, ve Almanya’da ünlü bir motorsiklet yarışçısı olan kızın (Gertrude Eisenmann) varlığını açığa çıkardı. Ailedeki kimse Gertrude’un varlığından haberdar değildi

Peki, Hannah nerede doğuyor, büyüyor, ilk kıtalar arası yolculuğu olan İngiltere’den Hindistan’a gidişine ne vesile oluyor?

Hannah Rodda 1850’lerde Londra’nın Stepney mahallesinde doğuyor. Babası, 1854’te  Hannah doğduktan iki yıl sonra tüberküloz yüzünden hayatını kaybediyor. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak Londra’nın Doğu Yakası’nın kenar mahallelerinde büyüyor. O dönemde Doğu Londra’da korkunç çalışma koşulları ve yoksulluğun hakim olduğunu belirtmekte fayda var. Hannah, Doğu Londra’daki bir çalışma evinde [1] geçirdiği sürelerden sonra, Windsor’un eski Belediye Başkanı ve Kraliçe Victoria’nın kişisel doktorlarından biri olan Dr. Geoffrey Pearl ‘ün evinde hizmetçi olarak çalışmaya başlıyor.  1875’te Dr. Pearl’den gayri meşru bir çocuğu (Gertrude) oluyor.

Hannah’nın hayatı Spencer Robenson ile 1880 yılında evlenmesi ile birlikte tamamen değişiyor ve onunla birlikte Hindistan’a taşınıyor. Spencer Hindistan’da çay ekimi işine giriyor ve daha sonra Darjeeling-Himalaya tren yolunda müdürlük yapıyor. Bu evlilik o dönemin İngiltere’sinde, yoksul bir çevreden geldiği için Hannah’nın sosyal statüde yükselmesine neden oluyor.

Bu dönemde bir kadının Hannah kadar göç etmesi normal mi ? 

O dönemde farklı ülkelere giden kadınlar genelde daha yüksek toplumsal sınıflara mensup oluyor. Ağırlıklı olarak aristokrat ya da orta sınıfa mensup kadınlar, öğretmenler ve misyonerler göç ediyor. Onun geçmişinden gelen biri için o dönemde son derece sıradışı.

Kitaptan takip ettiğim üzere Spencer Hindistan’a taşındıklarından 8-9 yıl sonra hayatını kaybediyor ve Hannah çocuklar ile birlikte İngiltere’ye dönüyor. Hannah döndüğünde ne yapıyor, nasıl ayakta kalıyor ?

Spencer 1889 yılında Hindistan’da hayatını kaybetti ve Hannah beş çocuğuyla birlikte İngiltere’ye döndü. Nüfus kayıtlarına göre son oğulları Bengal’de Spencer öldükten sonra doğdu. Hannah, 1890 yılında İngiltere’ye geldiğinde, büyük ihtimalle Spencer’dan kalan miras ile Brighton’da merkezi bir yerde bir Boarding House (misafirhane) açtı. Misafirhane işletmek o zaman kadınların yapabileceği kısıtlı olan iş imkanlarından biriydi. Kayıtlardan misafirhaneye gelenler arasında lord ve leydilerin olduğu görülüyor. Bu da misafirhanenin iyi kazanç yaptığını gösteriyor. Hannah’nın misafirhanesinin başarılı olduğunu, artık buraya yerleşeceğini, sakin bir hayat yaşayacağını ve bir daha taşınmayacağını zannedebilirsiniz, ama tam tersi oluyor.

Sanırım bu noktada İstanbul’a gidiş hikayesi başlıyor.

Evet. Hannah’nın ikinci kocası ile tanışması ile birlikte hayatı tamamen değişiyor. Kendine Gholab Şah diyen ve kendini Afghan savaş ağası olarak tanıtan bir adam hayatına giriyor. Kendisinin prestijli bir aileden geldiğini söylüyor. Mektuplarına baktığımızda Hannah’nın onunla 1891 dolaylarında tanıştığını görüyoruz. Ekim 1891’a geldiğimizde gerçekleşecek evlilikleri ulusal basına yansıyor. Tam olarak nasıl tanıştılar, bilmiyorum. Mektuplarında tanıştıkları koşullar hakkında bir şey söylenmiyor. Hannah evlilikten önce Müslüman oluyor, ismini Fatma yapıyor, ve tüm ailesinin Müslümanlığa geçtiğini belirtiliyor Abdullah Quilliam’ın Liverpool Müslüman Enstitüsü tarafından yayınlanan Crescent (Hilal) gazetesinde Hannah’nın Liverpool’u ziyaret ettiği, Quilliam’ın eşi ile tanıştığı ve Müslümanlığa geçmeye karar verdiği yazıyor. Fakat, Gholab Şah’ın evlilik için Hannah’ye Müslüman olması gerektiğini söylediğini de tahmin edebiliriz.

1891 yılının Kasım ayında evleniyorlar. Bu evlilik ulusal gazetelere de yansıyor ve hatta zaman zaman eleştiriliyor. Bu yayınlar Hannah’nın İstanbul’a taşındığını belirtiyor.

Neden İstanbul’a taşınıyorlar? Bunun hakkında bir bilgimiz var mı?

Spesifik olarak yok. Ulusal Arşivler’deki Hannah’nın 1892 yılındaki yazışmalarına baktığımızda evliliğin hemen bozulduğunu ve sonrasında yardım çağrısı yaptığını görüyoruz. Evlilik İstanbul’a vardıklarından kısa bir süre sonra felakete dönüşüyor. Hannah, Gholab Şah’ın kendisine çok zengin ve ünlü olduğunu, Kraliçe’yi, kraliyet ailesine mensup kişileri  üyeler tanıdığını ve evliliğin Afganistan ve Britanya için faydalı olacağını söylediğini yazıyor. Hatırlamak gerekir ki bu dönemde Rusya’ya karşı Afganistan’ın stratejik önemi var. Hannah mektuplarında evliliğinin Britanya hükümetinin amaçlarına hizmet edeceğini umduğunu belirtiyor ama Gholab Şah’ın bir yalancı olduğu ve aslında Hindistan’dan bir göz doktoru olduğu ortaya çıkıyor. İngiltere Dışişleri Bakanlığı Gholab Şah’ın kadınlarla parası için evlendiğinin bilindiğini belirtip, onu “şarlatan” olarak tanımlıyor. Bir kadın ile Hristiyan bir seremonide evlendiği, bir diğerini ise delirttiği üzerine İngiliz devletinde bilgi yer alıyor. Britanya hükümeti de Hannah’ya bu yüzden sempati besliyor.

Boşandıktan sonra İstanbul’daki hayatı nasıl devam ediyor ?

Hannah çocukları ile birlikte bir otelde kalmaya başlıyor. Kocasının tüm parasını harcadığını, parasız kaldığını, ona ve çocuklara şiddet uygulamak ile tehdit ettiğini söylüyor. Mektuplarını sadece İngiliz hükümetine değil aynı zamanda Sadrazama da yolluyor. Böylece Haziran 1892’de Osmanlı yetkilileri ve padişah da Hannah’nın boşanma sürecine dahil oluyor. Hannah’ya finansal destek sağlıyorlar ve boşanması için bir dava gerçekleşiyor. Boşanabilmesini sağlayan faktörlerden biri Gholab Şah’ın önceden evlenmesi oluyor. Britanyalı otoriteler bunun yüzünden hala Britanya tebaası olduğunu belirtiyorlar. O zaman Osmanlı tebası olmasa da Sultan da İslam’a geçtiği ve Quilliam ile bağlantıları olduğu için Hannah’ya destek oluyor. Hannah da Osmanlı otoritelerine gönderdiği mektuplarında, padişah tarafından önemli bir figür olarak tanınmaya başlanan Quilliam’ı tanıdığını belirtiyor. Abdullah Quilliam bu dönemde Osmanlı’da tanınmaya başlıyor ve birkaç yıl sonra İngiltere’nin şeyhülislamı oluyor. Hannah bu bağlantıyı kullanarak da destek alıyor.

Abdullah Quilliam

Osmanlı yetkilileri, Hannah’nın kızları Adile’yi (Maud) Mustafa Zeki Paşa’nın kızları ile birlikte yaşamak üzere onların evine yolluyor. Mustafa Zeki Paşa o dönemde padişahın yakınında bir isim, Tophane’den ve askeri okullardan sorumlu  üst düzey bir yetkili. Hannah’nın büyük oğullarına Kuleli Askeri okulunda ücretsiz eğitim veriliyor.

Hannah, Osmanlı-Yunan savaşında önde gelen askerlerden Ahmet Bahri ile evleniyor ve  1895 yılında bir erkek çocuğu daha oluyor. Buna dair elimde bir kanıt yok ama aile hikayesine göre padişah bu evliliği teşvik ediyor. Quilliam İstanbul’a geldiğinde Hannah, Bahri ve çocuklar karşılama komitesinde yer alıyor. Quilliam ve ailesi ile Pera Palas otelinde buluşuyorlar. Quilliam İstanbul’dan İzmir’e seyahat ettiklerinde Hannah da kocasıyla birlikte onlara eşlik ediyor. Ayrıca Hannah’nın kayınpederi kaptan Mustafa Efendi Quilliam’a ayrılırken üzerinde Kuran’dan alıntıların olduğu bir hediye veriyor. Tüm bunlardan anlayabileceğimiz gibi Hannah Sultan ile yakın bağı olan bir aileye katılıyor ve böylece Osmanlı toplumu içinde var olabiliyor.

Ayrıca 1900’lerin başında Hannah’a Akaretler’de verilen ve kira ödemeden yaşadığı evden de bahsetmek istiyorum.  Elimdeki bilgilere göre, prestijli bir adreste kira ödemeden oturuyorlar. Daha sonra 1907’de Maliye Bakanı’nın Hannah’dan o dönemde oldukça büyük bir miktar olan bu kirayı (yaklaşık 90,000 kuruş) istediği söyleniyor. Bunun üzerine Hannah bir dilekçe yazarak bu evin kendisine ücretsiz olarak verildiğini, bununla ilgili bütün ayarlamaların yapıldığını söylüyor. Ve sonra Maliye Bakanı Hannah’a haklı olduğunu söyleyen ve kişisel olarak kendisinden özür dileyen bir mektup yazmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla Sultan Abdülhamit zamanında, 1909’dan önce,  aile büyük saygı görüyor ve Hannah çok iyi koşullarda yaşıyor.

Hannah’nın Türkiye’de Galatasaray ile tanınan oğullarına dönersek, onlar askeri liseden sonra nasıl bir yol izliyor ?

Hannah’nın oğulları, Ahmet Robenson ve Abdurrahman Robenson, savaşa katılmadan önce ünlü sporcu oluyorlar.  Hem Ahmet Robenson hem de Abdurrahman Robenson Galatasaray futbol takımında oynuyor. İstanbul Pazar Ligi olarak bilinen ligdeki ilk Türk takımı kalecisi Ahmet Robenson oluyor.

Ahmet Robenson tam olarak hangi dönemde Galatasaray’da kalecilik yapıyor ?

Galatasaray (futbol takımı) 1908-09 sezonu. Ahmet Robenson (Beyaz Tişörtlü)
Galatasaray (futbol takımı) 1908-09 sezonu. Ahmet Robenson ortada (beyaz tişörtlü)

1905’lerde başlıyor. O zaman bu lig ağırlıklı olarak sürgüne gelmiş yabancılardan ve Levantenlerden oluşuyordu. Ahmet Robenson, en iyisi olmasa bile, ülkenin en iyi kalecilerinden biri haline geldi. Ahmet Robenson kaleci olduktan birkaç yıl sonra Galatasaray birkaç kez şampiyon oldu. Abdurrahman Robenson da zaman zaman Galatasaray futbol takımında oynadı. Ayrıca iki kardeş, 1911-1912’de Türkiye’ye izciliği getirdi. Ahmet Robenson ayrıca basketbolu da Osmanlı İmparatorluğu’na ilk getiren kişi.

Yani bir bakıma Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşasalar da uluslararası bağlarını korumuş, ve Dünyada neler olup bittiğinin farkındalar.

Kesinlikle. Anneleri asker olmalarını istemediği için, 1890’ların sonunda her üç kardeş de, yani Ahmet, Abdurrahman ve Yakup, Kuleli Askeri Lisesi’nden Galatasaray Lisesi’ne transfer oluyorlar. Üç kardeşin 1890’ların sonunda Galatasaray Lisesi’ne futbolu getirdiği anlatılıyor. Bu yıllar, aynı zamanda, futbolun popüler olmaya başladığı yıllar. Topa vuruş biçimleri ilgi çekiyor. Dolayısıyla evet, sahip oldukları deneyimden dolayı uluslararasından etkilenen bir yönleri var. Sanıyorum anneleri de Gertrude ile bir şekilde ilişkisini sürdürüyor. Ayrıca Robenson kardeşler de Fransızca, İngilizce, Osmanlıca biliyor. Osmanlı İmparatorluğu ile onun dışındaki dünya arasında bağ kuran bir tür arabulucu olduklarını söylemek de mümkün.

1905’ten Birinci Dünya Savaşı’na geçerken, hayatlarının nasıl olduğuna ve savaştan sonra nasıl değiştiğine dair neler biliyoruz?

Sanırım, Sultan Abdülhamit’in görevden alınmasıyla birlikte Akaretler’deki kira ödemeden yaşadıkları evi de kaybetmiş olabilirler. 1917’de artık kesinlikle İstanbul’un başka bir yerinde yaşadıklarına dair hikayeler duydum. Birinci Dünya Savaşı yüzünden bütün spor aktiviteleri ve izcilik duruyor ve sonra Hannah’ın oğulları savaşa katılıyor. Ahmet Robenson, Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya Cephesine gidiyor ve hayatta kalmayı başarıyor. Savaştan hemen sonra Güney Batı Kafkasya hükümetinin resmi tercümanı oldu.

Abdurrahman Robenson ise 1915’de Rusya Cephesi’nde tifo nedeniyle hayatını kaybetti. Kendisinin ölmeden önce kardeşlerinden birine mektup yazarak ölmesi durumunda hem kendisinin hem de savaşta hayatını kaybeden diğer Galatasaray üyelerinin savaştan sonra anılmasını sağlamasını istediğini anlatan hikayeler var. Kendisinin bu dileği gerçekleşti ve her 25 Haziran’da Galatasary Spor Kulübü savaşta hayatını kaybeden üyelerini andı.

Yakup Robenson’un hikayesi ise çok net değil. Asıl olarak onun hakkında anlatılan iki hikaye var. Birincisinde, 1916’da Sina Çölü’nde İngilizlere karşı savaşırken bir kahraman olarak öldüğü söyleniyor. Diğer hikaye ise onu vatan haini olmakla suçluyor ve bu hikayeye göre Yakup askeri sırları ifşa ettiği için idam ediliyor. Bu hikaye Osmanlı arşivlerinde bulunuyor. Hangisinin doğru olduğundan çok emin değilim çünkü aynı Osmanlı arşivleri, aynı zamanda, Yakup’un Quilliam’ın oğlu olduğunu da söylüyor. Yakup, Abdullah Gavalyan’ın oğlu olarak yer alıyor ve insanlar bu kişinin Quilliam olduğunu söylüyor. Ancak bu, yani Quilliam’ın Hannah ile bir şekilde ilişkisinin olduğu,ve Quilliam ın Hannah nın çocuklarının babası olduğu kesinlikle doğru değil. Hannah’ın çocuklarıyla tanıştığı ve Quilliam’ın baba olduğu kesinlikle doğru değil. Çocukların 1880’lerde Hindistan’da doğmuş olduğunu gösteren kayıtlar var kayıtlarda var ve Quilliam Hindistan’a hiç gitmedi. Dolayısıyla Osmanlı arşivlerinin doğruluğu hakkında önemli şüpheler var.  Quilliam kesinlikle Hannah’nın çocuklarının babası değildi ve kesinlikle Yakup’un babası değildi. Yakup’un vatan haini olup olmadığı meselesi ise; bir açıklamaya göre Yakup bir vatan hainiydi ve bir başka hikayeye göre ise çölde İngilizlere karşı savaşırken öldü ve şehit oldu.

Hannah savaşta iki çocuğunu kaybetti, değil mi ?

Hannah savaşta iki oğlunu (Abdurrahman ve Yakup) kaybetti. Almanya’da hala hayatta olan bir kızı Gertrude ve bir de iki kez evlenmiş olan Maud (Adile) isimli başka bir kızı daha vardı. Ayrıca Ahmet Robenson ve Ahmet Bahri’den olan oğlu Fevzi vardı.

Maud (Adile) Robinson

Hannah savaştan sonra ne yaptı ?

Savaştan sonra Hannah hakkında giderek daha az şey biliyoruz. Kocası 1920’de ölüyor. Elimde 1920 ve 1940 yıllarında, Hannah ve ayrıca oğlu Ahmet Robenson tarafından yazılmış mektuplar var.  Ahmet Robenson annesi ile birlikte yaşıyor, annesine destek oluyor. 1920’lerde İstanbul’da yaşıyorlar. Ahmet Robenson kendisini annesine adıyor ve ayrıca o dönemde bir dönem Kars, Güney Batı Kafkasya hükümetinde bakan olarak görev yapmış Nina ile evleniyor.

Nina, Polonya-Litvanya sınırında bulunan ve sürekli Rusya ile Polonya arasında el değiştiren Grodno’da doğmuş.  Akıcı bir şekilde Lehçe konuşuyor ve kısa bir süre Güney Batı Kafkasya hükümetinde Posta ve Telgraf Bakanı olarak görev yapıyor. Ayrıca İngiliz istihbarat sevisinin gizli belgelerinde Ahmet Robenson’un Osmanlı otoriteleri için çalışan bir casus olduğundan şüphelenildiğine dair belgeler buldum. Bu belgeler ayrıca kendisinin bir süfrajet olan Nina ile yakınlığından da bahsediyordu. Dolayısıyla Ahmet Robenson arabulucu olarak çalışırken belli ki aralarında bir ilişki vardı. Ahmet Robenson’un İngiliz hükümet görevlileri ile görüştüğüne ve Güney Batı Kafkasya hükümetinin üyeleri tutuklanmadan ve Malta’ya sürülmeden hemen önce onlarla konuştuğunu anlatan belgeler var. Tahminime göre bu görüşmeler sayesinde Ahmet Robenson, baskın sırasında binada olmayan karısını kurtarmayı başarıyor.

Ahmet Robenson karısı ve annesiyle birlikte yaşıyordu. Sonra, 1920’lerin sonunda Ahmet İzmir’e taşınıyor ve orada Amerikalı, YMCA’nın (Genç Hristiyan Erkekler Birliği)önde gelen temsilcilerinden biri olan Asa Jennings ile birlikte çalışıyor. Ve o zaman Amerikalılar Ankara ve İzmir’de sosyal eğitim, spor ve kültür tesisleri kurmaya çalışıyorlar. Ahmet Robenson da burada yine çevirmen ve arabulucu olarak çalışıyor. Ayrıca bu tesisleri kurmak için çalışan çeşitli komitelerde yer alıyor. Amerikalılar İzmir’de bir sosyal dayanışma konseyi kurmaya çalışırken İzmir’e taşınıyorlar. Bu, 1920’lerin sonunda oluyor. İzmir’de spor tesisleri kuruyorlar. Türkiye’nin ilk çocuk parkı Ahmet Robenson ve Amerikalıların desteği ile İzmir’de kuruluyor. Ahmet Robenson o tarihlerde annesi ile birlikte İzmir’de yaşıyor ve sonra 1929’da aniden karısıyla birlikte Amerika’ya gidiyor.

Hannah, Ahmet gidince ne yapıyor ?

Bu çok net değil. Hannah ölünceye kadar  İzmir’de yaşıyor. 1948’de Sultantepe’ye gömülüyor. Küçük yazışmalardan anlaşıldığı kadarıyla Bahri’den olan oğlu Fevzi zaman zaman yanında. Aileye göre Ahmet’in küçük kayınbiraderi Pierre Yankovsky Hannah’a bir süre yardımcı oluyor. 1929 ve 1930’da Ahmet Robenson ve daha sonra Nina Amerika’ya gitmek üzere ayrılırken bazı ayarlamalar yapılmış olmalı. Son 18 yılında Hannah Buca’da yaşıyor, Abdülhamit’in düşmesinden sonra pek göz önünde bulunmuyor.

Son soru olarak sizce Hannah’nın mirası hem toplumsal cinsiyet mücadelesi hem de Türkiye için nedir ?

Hannah

Bence Hannah’yı sınıflandırmak çok zor. İnsanların onu Müslüman olan ilk İngiliz kadın olarak sınıflandırmak istediklerini görebiliyorum. Bence Hannah kendi başına çok dikkate değer bir kişi. Bence o sınıf ve dini aşmış bir kişi. Her şeyden önce hayatta kalmayı başarmış, içinde bulunduğu koşulları değiştirmeyi başarmış bir kişi. Bunu Hindistan’daki yazışmalarında görebiliyorum mesela. Kocası iflas ediyor ve beş ay Kalküta’da hapiste kalıyor. Yazışmalarında kocası hapisteyken çay tarlalarını nasıl kendi başına idare ettiğini anlatıyor. Ve bu hizmetçi olarak çalışmasından sadece birkaç yıl sonra gerçekleşiyor.  Çok eğitimli birisi olmasa da mektupları çok akıcı olduğunu görebiliyorum.

Hannah koşullara uyum sağlayabilen, her işin altından kalkabilen, farklı koşullarda hayatta kalmayı ve gelişmeyi başarabilmiş bir kadın.  Bazen biraz naif ama, yine, 1892’nin ilk aylarında İstanbul’da bir otel odasında sıkışıp kaldığında hiç Türkçe bilmiyor olmasına rağmen, bir şekilde, sadrazamın karısı ile, çeşitli başka yüksek rütbeli görevliler ile tanışmayı başarmış. Ve açık ki bu ilişkiler onun çok işine yaramış. Dediğim gibi kendisi din ve sınıf kavramlarını aşmış birisi. Müslüman olsa da hala akrabalarına Noel kartları gönderiyor. Oğullarının iyi İngilizce öğrenmesini sağlıyor. Hannah’nın İngiltere’deki ailesiyle ilişkisini ne düzeyde sürdürdüğünün izini süremedim. Ailesi çok fakir. Hannah İstanbul’dayken bile ailesi 1890’larda hala Londra’da bir düşkünler evinde yaşıyor. Ayrıca Almanya’daki kızı Gertrude ile ilişkisini ne düzeyde sürdürdüğü de net değil. Gertrude’un, “paranın tamamının harcanmasından” dolayı olan annesinden şikayet eden mektuplarını okudum. Bundan da aile içinde de bazı anlaşmazlıkların olduğunu görebiliyoruz.

Özetlersem, Hannah’nın mirası; çok zor şartlara ayak uydurmayı, bu şartlarda hayatta kalmayı başarmış, her işin altından kalkabilen güçlü bir kadın olması. Onu sevebilirsiniz ya da sevmeyebilirsiniz, ancak kendisi ve ailesi için başardıklarından dolayı ona hayran kalmamak mümkün değil.

Notlar

[1] Çalışma evi, kendilerini destekleyemeyenlerin konaklama ve istihdam teklif edildiği bir yerdi.

Arife Köse ve Nazan Winrow’a destekleri için teşekkürler.