Covid-19’un Ardından Küresel İşbirliği: Ana Akımı Yeniden Şekillendirmek

Bu yazı Koç Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin blog sayfasında yayınlanmıştır. Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu için Türkçe’ye çevrilmiştir. Yazının İngilizce orijinaline bu linkten erişebilirsiniz.

Giriş

2020 koronavirüs salgını hayatımıza bir şok etkisi yaratarak girse de neoliberal hegemonya kapsamında devletlerin yaptığı siyasi seçimler göz önüne alındığında, o kadar da beklenmedik değildi. 1970’lerden beri uygulanan mali kısıtlamalar ve özelleştirme politikaları devletin denetleme kapasitesini sistematik olarak zayıflatarak sosyal refahı, insan güvenliğini ve gezegeni tehlikeye sokmuştur.

Pandemi, devletler topluluğunun birbiriyle ne kadar bağıntılı olduğunu ve ortak sorunlara kolektif bir yanıt vermenin aciliyetini ortaya çıkardı. İronik olarak, aynı zamanda kendi kendine yeterlilik savunucularını da cesaretlendirdi. Bu nedenle, küresel iş birliği için Covid-19 mirasının karmaşık ve çok yönlü olması muhtemeldir.

Pandeminin olası etkilerini anlamamız açısından mevcut krizin toplumsal cinsiyet üzerindeki etkisi güçlü bir giriş noktası sunuyor. Pandeminin kadınlar üzerindeki olumsuz sonuçları hakkında çok şey yazıldı ve bunlar büyük ölçüde etkinin orantısızlığına odaklandı.  Bu popüler söylemden uzaklaşmak ve mevcut krizin toplumsal cinsiyete dayalı sonuçlarının sadece kadın ve erkek arasındaki göreli bir farklılık meselesi olmadığını, sorunun daha çok sistemsel ve yapısal bir nitelik taşıdığını savunmak istiyorum. Toplumsal cinsiyet ilişkileri kadınları bakım erkekleri de geçimden sorumlu kişiler olarak konumlandıran ataerkil iş bölümünün sonucudur. Tarihsel olarak ana akım ekonomi ve yönetim biçimlerinin örgütlenme mantığı ailenin geçimini sağlayan erkek (hane halkı reisi) normu üzerine kurulurken, bakım bu mantığa ikincil kılınmıştır.

Pandemi bu ana akım sistemi bozarken, iş dünyası ve kamusal alan şimdi kargaşa içinde ve toplumsal cinsiyet eşitliği ve uluslararası ilişkiler için derin etkileri olan birbiriyle ilişkili iki eğilimi körüklüyor: (i) bakım krizi ve (ii) güvenlikleştirme.

Bakım krizi

İktisatçılara göre, mevcut durgunluk olağandışıdır ve istihdam etkileri bakımından, önceki ekonomik gerilemelere kıyasla belirgin bir şekilde farklıdır. Önceki krizler ya ağırlıkla erkekleri ya da kadın ve erkekleri aşağı yukarı eşit olarak etkilemişti[1]. İmalat ve inşaat gibi erkeklerin egemen olduğu sektörler ekonomik döngülerle yakından bağlantılıyken, kadınların egemen olduğu, hizmetle ilgili sektörler normalde daha az döngüseldir. Mevcut kriz en çok bu daha az döngüsel işleri vurarak kadın istihdamında keskin bir düşüşe neden oldu, ancak  kadınlar aynı zamanda virüsle mücadelenin ön saflarında yer alan temel işlerde ağırlıklı olarak temsil edilmeye devam etti (örneğin sağlık çalışanlarının %70’inden fazlası kadın).

Salgının başlangıcından bu yana, piyasa ekonomisi yavaşlarken hem ücretli hem de ücretsiz bakım emeğine olan talep arttı. Pandemi ile başa çıkmak için devlet ne kadar az sağlayabilmişse, haneler ve topluluklar o kadar daha fazla yükün altına girme zorunda kalmışlar ve bir bakım krizi patlaması yaşanmıştır.

Bakım ekonomisi uzun süredir krizde olsa da günlük yaşamı küresel ölçekte etkisi altına alması mevcut pandeminin bir sonucudur. Yeniden üretim işiyle bağlantılı toplam bakım emeği, ekonomik faaliyetin büyük bir dilimini oluşturur. Ücretli bakım emeği, küresel işgücünün %11,5’ini teşkil ediyor ve çalışanların üçte ikisi kadın (Uluslararası Çalışma Örgütü). Ücretsiz bakım işi günde yaklaşık 16,4 milyar saat, yani 2 milyar işe denk geliyor ve yine bunların dörtte üçünden fazlası kadınlar ve kızlar tarafından yapılıyor.

Bununla birlikte, bakım işi büyük ölçüde küçümseniyor; ücretsiz bileşeni görünmez kalıyor ve GSYİH gibi geleneksel ekonomik faaliyet ölçülerin dışında tutuluyor. Kadınsı olarak klişeleştirilen ücretli bakım işi ise, işverenlerin düşük ücretli, esnek, kolay harcanabilir ve değiştirilebilir işçi teminini kolaylaştırıyor. Feministler uzun zamandır bakım işlerinin değersizleştirilmesini kadınların boyun eğdirilmesinin ve sömürülmesinin kaynağı olarak tanımladılar. 1972’de İtalya’da başlayan ‘Ev İşine Ücret’ (Wages for Housework) kampanyalarını, bakım emeğine görünürlük kazandırmak için paha biçilmez pek çok girişim izledi. Ancak bunlar bölünmüş politika ve uygulamaların ötesine geçemedi ve bakım işleri büyük ölçüde özel yaşamın gölgesinde fark edilmez kaldı.

İtalyan feminist Sylvia Federici, 30 yılı aşkın bir süre önce bakım işinin değersizleştirilmesinin tehlikeleri konusunda uyarmıştı ve sonunda görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir krize dönüşeceğini belirtmişti. Ana akım kamusal yaşamı kesintiye uğratan pandemi, gerçekten de bu gerçeği görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir hale getirdi: bakım ekonomisindeki kriz tüm kesimlerin dikkatini çekecek hale geldi.

Ana akım geçim modeli

Geçimden sorumlu erkek modeline dayanan ana akım ekonomi, yıllar içinde önemli değişim geçirdi. Küresel çapta yaşanan sosyo-ekonomik dönüşümler ve kadın hakları hareketleri sonucunda kadınlar artan sayılarla işgücü piyasasına entegre oldu.

İstihdam ve karar alma pozisyonlarında cinsiyet dengesi ile ölçülen toplumsal cinsiyet eşitliği göstergeleri, devletler ve uluslararası kuruluşlar için politika hedefleri haline geldi. Orta sınıf ve varlıklı kadınlar için bu, bakım ve ev sorumluluklarını daha az avantajlı kadınlara devretmek anlamına geliyordu. Alt sınıftan kadınlar zaten uzun süredir fabrika ve sıradan işlerde ucuz emek kaynağı olmuştu.

Pandemi döneminde kapanma kararları eğitim ve ticaret sektörlerinin yerinde faaliyetlerini kesintiye uğrattı ve bu faaliyetlerin büyük kısmı modern aileye devredildi. Böylece, aile ortamı uzlaşmaz taleplerin, artan üretim, sömürü ve istismarın yaşandığı bir çatışma alanına dönüştü. Geleneksel kamu/özel, ev içi/profesyonel, ücretli/ücretsiz emek ikililerinin sınırları bulanıklaştı. Covid-19 kapsamında, işlerin uzaktan yapılıp yapılmayacağına ve zorunlu evde kalma politikalarına göre belirlenen yeni ayrım, kapanmadır.

Kapanma özellikle aşırı kalabalık haneler ve açık alana, teknolojiye ve güvenli gelire erişimi olmayanlar için çok sayıda zorluk ve kırılganlık yarattı. Devlet destek paketlerinin yetersiz olduğu ülkelerde, dezavantajlı grupların hayatta kalması ciddi bir mücadele haline geldi. Salgına yönelik politika tepkileri, mevcut eşitsizlikleri derinleştirirken yenilerini tetikledi ve intiharlar, yaygınlaşan şiddet vb. gibi sosyal patolojilerde patlamalar yarattı.

Orta sınıf profesyonel kadınlar, ana akım kamusal yaşama entegre olma ve cam tavanı kırma mücadelesinde yıllarca göreli başarı elde ettikten sonra, kendilerini bakım ve ev işinin birincil sağlayıcıları olarak bir kez daha eve kapanmış buldular – ki bu durum, kendilerinin bunun ötesine geçtiğini düşünenleri bile etkiledi. Bu kaba uyanışı birçok soruyu da beraberinde getirdi: geçtiğimiz on yıllarda kadın haklarında kaydedilen ilerlemeler sadece bir yanılsama mıydı? / ana akım ataerkil iş bölümü özünü koruyarak kendini yeniden mi üretti? / biz kadınlar başladığımız yere geri mi döndük?

Güvenlikleştirme

Başka bir düzeyde, tarih boyunca yaşanan diğer ekonomik krizler gibi, mevcut pandemi, ikiz kulelere yönelik 11 Eylül 2001 saldırılarından bu yana zaten yükselen bir eğilim olan milliyetçi emelleri ve güvenlikleştirmeyi pekiştirdi. Covid-19, milliyetçi söylemlere meyilli sosyo-ekonomik çıkarlara sınırları kapatmak ve kritik tıbbi malzemeler ve temel gıda ürünleri üzerinde ihracat kısıtlamaları uygulamak için elverişli bir zemin sağladı.

Otoriter hükümetler, muhafazakâr gündemlerini ilerletme fırsatını yakalamakta hızlı davrandılar ve  pandemiyi hak ve özgürlüklere baskı yapmak için araçsallaştırdılar; kadın hakları genelde hedeflerin ön saflarında yer aldı. Bu bağlamda, birçok hükümet katı kürtaj yasaları yürürlüğe soktu, protestoları yasakladı, aile odaklı ideolojileri destekledi ve evrensel insan hakları standartlarını yerel kültüre ve dine yabancı olarak karaladı. İstanbul Sözleşmesi etrafındaki tartışmalar ve Türkiye’nin nihai olarak anlaşmadan çekilmesi bu açıdan açıklayıcıdır. Polonya’nın benzer bir yol izlemesi olasıdır.

Uluslararası hukuk ve hükümetler arası kurumlara yönelik artan şüphecilik, çok taraflılığı (multilateralism) bir krize sürükledi. Yeni otoriterlik, mevcut pandemiye ilişkin sorunları, uluslararası bağımlılık ve dışardan empoze edilen normlara bağlıyor ve bu durumu güvenlikleştirme, milliyetçi çözümler ve sert sınırlar uygulayarak düzeltmeyi hedefliyor. İlginçtir ki, bu otoriter hükümetler koronavirüs pandemisinden kaynaklanan sağlık ve sosyo-ekonomik ihtiyaçlara etkin bir şekilde yanıt vermede çok az başarı gösterebilmişlerdir.

Covid-19’un hayatı tehdit eden riskleri, kapanma uygulamaları, ev içi sorumlulukların artması, baskıcı devlet politikalarıyla birleşince kadınlar tekrar özel alana hapsedildi ve kadın örgütlerinin toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve insan hakları ihlallerine karşı aktivizmleri kısıtlandı. İyi haber şu ki, dayanışma ağlarını yerelden küresele, birçok düzeyde genişletmek için interneti etkili bir şekilde kullanan kadın örgütleri dirençli olduklarını kanıtladılar.

Bakım krizi ve güvenlikleştirmenin kesişme noktaları

Covid-19 salgını, ana akım kamu/özel ikiliğinin kırılganlığını gözler önüne serdi ve bakım emeğinin ailelerin, toplumların ve ekonomilerin idamesinde temel bir bileşen olduğunu ortaya çıkardı. Tarihsel olarak, kadının ücretsiz emeği sayesinde,  geçimin sağlayıcısı son kertede haneler olmuştur.

Kadının ücretsiz ve ücretli bakım emeğinin piyasa, devlet ve ataerkil cinsiyet rejimi idamesindeki önemi onların neden rıza ya da zorla yerlerinde tutulmaları gerektiğini de açıklayan bir faktördür. Ancak, yıllarca süren kadın hakları mücadeleleri ve dünya çapındaki daha yakın tarihlerdeki feminist grev dalgalarının kanıtladığı gibi, kadınlar artık kapitalizmin dalga kıranı olmaya ve önceden belirlenmiş bakıcı rolüne boyun eğmeye istekli değiller.

Ayrıca, düşme eğiliminde olan doğurganlık seviyeleri ve hane halkının değişen demografik yapısı  kronik bir bakım işgücü açığına işaret ediyor. Yüksek doğum oranlarının teşviki, esnek çalışma düzenlemeleri, bakım sorumluluklarının çiftler tarafından paylaşılması veya akıllı robotların icadı gibi konulardaki politikalar, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir çözüm vaat etmekte yetersiz kalıyor.

Popülist geri tepki (backlash) ve muhafazakâr cinsiyet politikaları, istikrarsızlaştırılmış geleneksel ataerkil düzeni yeniden tesis etmeye yönelik umutsuz çabalardır; bu düzenin sürdürülmesi artık daha fazla baskı ve şiddet gerektiriyor.

Bugün en belirgin meydan okumaya maruz kalan ataerki ve kapitalizm, “medeni” dünyayı bir yol ayrımıyla karşı karşıya bırakmaktadır. Ana akım demokratikleştirilmedikçe ve bakım krizi kesin olarak çözülmedikçe, hak/hukuku, uluslararası iş birliğini ve çok taraflı diplomasiyi zora sokan  otoriter popülist şahlanış kaçınılmaz görünüyor.

Son sözler

Bakım artık özel bir mesele ve özselleştirilmiş kadın cinsine mahsus bir sorumluluk olarak algılanamaz. Devlet, ekonomi ve uluslararası sistemin örgütsel ilkesi olarak ana akım geçim modelinden bakıma dayalı bir modele geçmek için acil bir paradigma değişimine ihtiyaç var. Bunun için, bakımı bir meta olarak değil, insanlara ve gezegene yönelik özensizliği etkili bir şekilde ortadan kaldırabilecek etik bir değer olarak ele almak gerekir.

Salgının ardından güç ve çıkar ilişkilerinin nasıl ve hangi yönde gelişeceğini göreceğiz. Bazı gözlemciler neoliberalizmin sonunu ilan etseler de küçük tavizlerle varlığını sürdürebilir ve yeni normalde her şey önceki haline geri dönerek bakım yine kenara atılabilir. Diğer taraftan, güvenlikleştirme yaklaşımı, her ne kadar Covid-19’un etkili bir biçimde yönetiminde yetersiz olduğu kanıtlanmış olsa da, küresel siyasete hükmetmeye devam edebilir ve dünyayı Soğuk Savaş dönemini anımsatan koşullara doğru sürükleyebilir.

Ancak, pandemi ile ortaya çıkan çoklu krizler göz önüne alındığında, daha olumlu bir seçenek, insanların ve doğanın sömürülmesi yerine kolektif refahı öne çıkaran olumlu politikalara doğru bir tercih olabilir. Bakıma öncelik veren ve yatırım yapan sosyal politikalarla ana akımı yeniden tasavvur etme çağrısı bugün her zamankinden daha ulaşılabilir gibi görülmektedir. Yalnızca bu, üretim ve yeniden üretimin adil bir yeniden örgütlenmesini sağlamamıza ve bugün yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde karşı karşıya olduğumuz yapısal ve sistemsel eşitsizliklerin üstesinden gelmemize olanak sağlayacaktır.

Çeviren: Begüm Zorlu

[1] Çevirmen notu: Yazar ağırlıkla erkekleri etkileyen krizleri İngilizce “mancessions” olarak tanımlıyor.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s