Category Archives: Latin America

Kolombiya’nın Çatırdayan Barışı

Bu yazı Bianet, Biamag için yazılmıştır.

FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri )ve Kolombiya devleti arasında 2016 yılında imzalanan barış anlaşması ile birlikte yarım yüzyıl boyunca devam eden çatışma sürecinin nihai sona getirmesi umuluyordu. FARC, 2016 sonbaharında  imzalanan anlaşmadan yedi ay sonra uluslararası gözlemcilerin eşliğinde silahlarını teslim etmiş ve partileşme sürecine odaklanmıştı[1]. Verilen silahlar Bogota’da Fragmentos (Parçalar) isimli yapının tabanına barışı simgelemek için parke taşı olarak döşenmişti. Kapsayıcı barış anlaşması ve toplumsal cinsiyet perspektifi[2] içerdiğinden ötürü barış çalışmalarında da örnek olarak gösterilen bu süreç, akademisyen ve aktivistler tarafından da ilgiyle takip edilmişti.

Kolombiya’daki barış süreci hala akademisyenler ve aktivistlerin gündeminde fakat özellikle geçtiğimiz yıldaki gelişmeler barış sürecin çatırdadığına dair işaretler veriyor. Özellikle COVID-19 salgını ile birlikte insan hakları aktivistlerine, topluluk liderlerine artan saldırılar ve hükümetin süreci yürütmedeki başarısızlığı endişe yaratıyor. Bu yazı geriye doğru giden sürecin adımlarını ve son gelişmeleri, literatür ve haberleri özetlemeyi amaçlıyor.  

Referandum ve Muhafazakar Başkan Duque’nin Seçimi ile Başlayan Gerileme

2016 sonbaharından bugüne barış süreci nasıl evirildi ? Örnek bir barış sürecinden, çatırdayan bir duruma nasıl ulaşıldı? Tartışmaya anlaşmadan sonra gerçekleşen referandum ile başlayabiliriz. Anlaşmanın imzalanmasının hemen ardından halk oylamasına sunulan barış anlaşması, yüzde 50,24 oyla reddedildi. O zamanki cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos ve FARC liderliği buna rağmen çatışmayı dindiren açıklamalarda bulundu. Open Democracy’nin yorumuna göre anlaşma, referanduma sunulduğunda siyasi bir araç haline geldiğinde ivmesini kaybetti ve kutuplaşma toplumsal barışın önünü kesti. Fakat Santos’un barışı koruyan tavrı, FARC’ın ateşkesi koruması ve uluslararası toplumun desteği barış sürecini canlı tutmaya devam etti.

Anlaşmanın çatırdamasını sağlayan ana faktörlerden birinin 2018 yılında muhafazakar ve anlaşmayı eleştiren Iván Duque’nin cumhurbaşkanı seçilmesi olduğunu söylemek mümkün. Atlantic dergisinde yazan Juan Arredondo’ya göre şiddetin artmasında bir çok faktörün yanında öncelikli olarak barışa siyasi desteğin olmaması öne çıkıyor. Duque’nin seçimi ile birlikte şiddette açık bir artış ve siyasi katılımda sarsıntı yaşandı. Artan şiddet ortamında Duque, anlaşmanın getirdiği adalet mekanizmalarını ve süreç için gereken bütçeyi hedef aldı.

FARC’ın siyasi temsilindeki kırılmalarından biri geçtiğimiz sene yaşandı. Barış görüşmeleri sırasında grubu temsil eden kıdemli bir FARC komutanı olan Iván Márquez, Senato koltuğunu bırakıp saklandığını açıkladı ve daha sonra kendisinin ve bir grup muhalifin yeniden silahlandığını söyledi. Bu kararını hükümetin ihanetinden ötürü aldığını belirtti[3]. Ayrıca 2019 sonbaharının sonlarında Kolombiya ordusu tarafından düzenlenen askeri baskında 12-17 yaş arası 8 çocuğun öldürüldüğü haberi geldi ve Iván Duque ve kabine üyelerine karşı artan hoşnutsuzluğu körükledi. Artan şiddet, yolsuzluk ve hükümete karşı ekonomik hoşnutsuzluğun birleşmesi ile kitlesel eylemler gerçekleşti. Hükümetin barış anlaşmasına sadık kalacağına dair inançta önemli bir düşüş oldu.

Akademik çalışmalar ve uluslararası gözlemciler hükümetin barış için gerekenleri yapmadığının ısrarla altını çiziyor. Barış anlaşması ile birlikte Normalleşme için Yerel Geçiş Alanları, FARC’ın sivil hayata yeniden entegre edilmesi için kurumsal yapı ve ülkenin hazırlanması için gerekli koşullarını yaratmak amacıyla oluşturulmuştu[4]. Madrid Complutense Üniversitesi’nden Rios Sierra’nın da belirttiği gibi yerel düzeyde çözülmemiş bölgesel hükümet yetersizlikleri de özellikle FARC ile silahlı çatışmanın vurduğu bölgenin çoğunda yokluğu hakim kılıyor ve yeni bir şiddet dalgası yaratıyor. Hükümetin yetersiz finansmanının süreci baltaladığını belirten Rios Sierra kaynakların şiddetten en çok etkilenen yerlere dağıtılmasındaki aşırı yavaşlığın; ya da yasal engellerin bu gerilemeyi yarattığını söylüyor. Akademisyen Shauna N. Gillooly de bu bölgelerde, hükümetin anlaşmalarda vaat ettiği sağlık, içme suyu ve barınağın yokluğunu vurguluyor. Yerelin sorunlarına, ihtiyaçlarına ve dinamiklerine odaklanmayan bir süreç ise aşağıda bahsedilecek şiddet sarmalını körüklüyor.

Pandemi Kıskacında Topluluk Lideri ve Hak Arayıcılarına Yönelik Saldılar ve Suikastler

London School of Economics (LSE) bünyesindeki Kadın, Barış ve Güvenlik Merkezi’nde araştırmalarını yürüten Dr. Elena B. Stavrevska Kolombiya’da barış anlaşması imzalandığından beri siyasal şiddet ve cinayetlerin arttığının[5] ve özellikle pandemide öldürülen aktivist ve topluluk liderlerinin sayısının çok yükseldiğinin altını çiziyor. Birleşmiş Milletler (BM) 2020’nin başından bu yana en az 42 katliam kaydettiğini, ve bunun 2016’nın eski FARC savaşçılarıyla barış anlaşmasının imzalanmasından bu yana en yüksek rakam olduğunu söyledi. Uluslararası Kriz Grubu’nun raporuna göre 2016’dan bu yana en az 415 topluluk lideri öldürüldü ve yüzlerce daha fazla tacize uğradı veya zorla yerinden edildi.

Daha çok yerelde yaşanan bu şiddet süreci barışın neden gerilediğini anlamak için çok önemli. Anlaşmanın çatırdamasında bir önemli noktanın ise suç çeteleri ve uyuşturucu kaçakçıları yeniden ortaya çıkması olduğunu söylemek mümkün. Arredondo’nun gösterdiğigi gibi bu gruplar Kolombiya’nın yasa dışı uyuşturucu ve madencilik endüstrilerini kontrol etmek için sendika örgütleyicileri, yerli liderler, çevreciler ve topluluk aktivistlerini hedef alıyor. Bu gruplar silah bırakan FARC militanlarının bölgelerinde kontrol sağlamayı amaçlıyor. Devlet ise yereldeki lider ve hak arayıcılarını koruyamıyor.

Uluslararası Kriz Grubu’nun birkaç gün önce yayınlanan raporu cinayetlerin büyük çoğunluğu Antioquia, Cauca ve Chocó gibi çatışmalardan uzun süredir etkilenen bölgelerde meydana geldiğini belirtiyor. Rapora göre savcılar tarafından tutulan rakamlar, cinayetlerin yüzde 59’unun kimliği tespit edilebilen silahlı gruplara, yüzde 39’unun bilinmeyen kişi veya gruplara ve yüzde 2’sinin askeri görevlilere atfedilebileceğini gösteriyor. Çalışmanın belirttiği gibi suikastlar ve tehditler kolektife “sessiz kalma, belirli hakları savunmayı bırakma veya silahlı grupların çizdiği görünmez sınırlar içinde kalma[6]” mesajını yolluyor. Aynı zamanda kadınların cinsel şiddet tehdidi alma veya çocuklarının ya da aile üyelerinin taciz edildiğini görme olasılıklarının çok daha yüksek olduğunun altı çiziliyor. “LGBT topluluğunun liderleri, kendilerine yönelik şiddet içeren ve hatta ölümcül niyetlere açık bir referans olan “sosyal temizlik” ihtiyacını öne süren mesajlar aldıklarını[7]” bildiriyor.

KOVID-19 bağlamında ise altı aya yakın bir süre boyunca virüsün yayılmasını sınırlamak için ülke içi seyahatlerin kısıtlanması ile birçok uzaktaki topluluğun izole edildiği vurgusu yapılıyor ve “silahlı gruplar hükümetin dikkat dağınıklığından yararlanarak topraklardaki kontrollerini sıkıştırdıkları” söyleniyor. Pandemi sürecindeki veriler iki aylık kısıtlamalar esnasında, topluluk lider cinayetlerinin, ulusal cinayet oranı yüzde 16 düşerken, yüzde 53 arttığını gösteriyor[8].

Kırılgan Gelecek

Mevcut gelişmeler hükümetin barışı tesis etmesi için hem güven sağlaması hem de sağlam adımlar atması gerektiğini gösteriyor. Özellikle bu sene yaşanan saldırı ve katliamlar Duque hükümetinin barış anlaşmasının ana noktalarından biri olan sivil toplumun korunmasını sağlayamadığını gösteriyor. Fakat 2016 yılında görkemli törenler ve sembolik birliktelikler ile başlayan umut sönmüş değil. Geçtiğimiz sene ekonomik ve sosyal sorunların bir arada protesto edilmesi ve kitlesel protestolardaki barış vurgusu, barış için desteğin varlığını gösteriyor. Hem yerelde hem de şehirlerde kadın örgütleri, mağdurlar, sivil toplum adalet aramaya devam ediyor. Son analiz ve araştırmaların gösterdiği en acil dönüşüm yerelde barış anlaşmasının maddelerini uygulamak; insan hakları aktivistleri ve yerel liderleri korumak oluyor.


[1] FARC aynı kısaltmayı kullanarak siyasi partisinin adını “Halk için Alternatif Devrimci Güç” yapmıştı.

[2] Demos’un Kolombiya raporu süreçte, kadınların ve LGBTQİ+ kesimin barış inşacısı olarak daha önceki hiçbir örnekte bu derece tanınmamış olmasıyla öne çıktığını belirtiyor. https://demos.org.tr/baris-ve-toplumsal-cinsiyet-kolombiya-baris-sureci-raporu/

[3] Open Democracy ayrıca hükümetin toprak dağıtımı ile ilgili taahhütlerini yerine getirmediğinin de altını çiziyor ve sonuç olarak, FARC muhaliflerinin faaliyet gösterdiği alanlarda daha fazla çatışma ortaya çıktığını belirtiyor.

[4] Anastasia Shesterinina The Conversation’daki yazısında 13.000’den fazla eski savaşçının sivil olarak yaşadığını ve bazılarının sivil hayata topluluklar olarak girerek kolektif bir yol izlediğini, diğerleri kendi işlerini kurup, iş piyasasına girdiğini veya ailelerine geri döndüğünü belirtiyor. Bunun yanında birçok eski FARC üyesi, geçiş bölgeleri olarak kurulan kırsal yerlerde gruplar halinde yaşadığını söylüyor.

[5] Sivil toplum örgütü INDEPAZ öldürülen aktivist ve liderlerin listesini tutuyor. http://www.indepaz.org.co/lideres/

[6] Sayfa i

[7] Sayfa 10

[8] Sayfa 26

Kadın, Barış ve Güvenlik Merkezi’nden Elena B. Stavrevska ile Söyleşi

London School of Economics (LSE) bünyesindeki Kadın, Barış ve Güvenlik Merkezi’nden Dr. Elena B. Stavrevska savaş sonrası toplumlarda toplumsal cinsiyet, kesişimsellik, geçiş dönemi adaleti ve politik ekonomi üzerine akademik çalışmalarını yürütüyor.

Bu konulardaki makaleleri International Peacekeeping ve Civil Wars gibi uluslararası hakemli dergilerde yayınlandı. Geçtiğimiz sene editörlüğünü yaptığı Economies of Peace: Economy Formation Processes in Conflict-Affected Societies (Barışın Ekonomisi: Çatışmadan Etkilenmiş Toplumlarda Ekonomi Kuruluş Süreçleri) isimli kitabı Routledge’dan yayınlandı.

Teorik katkılarının yanı sıra, daha çok Bosna-Hersek ve Kolombiya vakalarına odaklanan çalışmaları kapsayıcılık ve barışın politik ekonomisi temalarını ele alıyor. 2016 yılında yayınlanan ortak yazarlı bir çalışmasında AB’nin sivil toplum örgütlerine desteğinin iç siyasete etkisini ve kurumun kendi çıkarlarıyla/normlarıyla ilişkisini inceliyor. 2018 yılında yayınlanan makalesinde çatışma sonrası toplumlarda mikro finansın kadınların eylemliliğindeki etkisini tartışıyor. Makalelerine Academiasayfasından erişilebiliyor.

Elena, geçtiğimiz hafta Sarah Kenny Werner ile birlikte Ülkeye Özgü BM Güvenlik Konseyi Kararlarının Dilinde Kadın, Barış ve Güvenlik Gündeminin Kaybolması başlığı altında kadın, barış ve güvenlik gündemine uyum üzerine bir sunum gerçekleştirdi. Yazdıkları rapor üzerine konuştukları toplantıda akademik çalışmaları pratiğe çevirme vurgusunda bulundu. Biz de SES olarak, hem bu çalışmalarında öne çıkan konuları aktarmak, hem de kendi hikayesi, akademide kadın olmak üzerine kendisi ile mülakat gerçekleştirdik.

Begüm: Sanırım akademisyenlere sorulan ilk soru hep bu: araştırma konuna ve sürecine nasıl başladın?

Elena: Ben barış çalışmalarına galiba doğal olarak başladım. Yugoslavya parçalanmadan önce bugünün Sırbistan’ında doğdum. Biz ilk olarak Kosova’ya sonra da Makedonya’ya taşındık. Tüm aile federasyonun farklı bölgelerine dağıldı. Benim erken yaştaki siyasi anılarım bu çatışma ile ilgiliydi. İlk öldürülen askerlerden biri benim memleketimdendi. Herkes bu genç yaşta gerçekleşen ölümün ardından sokaklara çıkmış, yas tutmuştu. Çocukluğumdan beri insanların birbirlerini neden öldürdüğü sorusunu merak ettim. Özellikle onlarca yıl birbirini tanıyan insanlar, beraber yaşayan ve benzer yaşam tecrübeleri olan insanların… Bir insan başka bir insanı neden öldürür ? Buna halen bir cevabım yok çünkü günün sonunda bu psikolojik bir soru ama çıkış noktam çatışma süreçlerini ve sonra nasıl iyileşebileceğimizi anlamak oldu.

Toplumsal cinsiyet meselesi, hem sivil toplum örgütlerindeki çalışmalarımda hem de aktivist olarak da hep aklımdaydı. Ben hayatımda her şeyi yapabileceğime inanacak şekilde yetiştirildim. Anneannem okuma yazma bilmiyordu. Annem kendi köyünden üniversiteye giden ilk kadındı ve zamanında skandal olmuştu. Köydekiler ona karşı durdu, ve o zaman “üniversiteye gidiyorsa devamı gelir” zihniyetiyle düşündüler. Ben de nesiller boyu artan haklarımızın farkındalığı ile toplumsal cinsiyet ve sınıf konularına odaklandım. Ana çıkış noktam bu oldu. Kolombiya ve Bosna-Hersek dünyanın iki ucunda; barış anlaşmaları ise birbirinden çok farklı. Bosna-Hersek’in anlaşması dışlayıcıyken, Kolombiya’nınki ise kapsayıcı olduğu için çok fazla övgü aldı. Pratiğe geçirilmelerinde sorunlar olsa da bu iki uçtaki vakalar ile ilgilendim. Kapsayıcılık ve dışlayıcılık toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf ile de ilgili. Ben de bu noktalar ile yola çıktım.

Begüm: Son yıllarda hem Türkiye’de, hem de uluslararası kurumlarda, hem akademide kadın olmak üzerine bir tartışma başladı. Kadın akademisyenler sahada ve akademik kurumlarda kadın olmak üzerine kendi tecrübelerini paylaşmaya başladılar. Senin tecrübelerin bu konuda nasıldı ?

Elena: Evet, kadın olmak hem saha çalışmasında hem de akademik kurumlarda tecrübemi şekillendirdi. Kadın olmak saha çalışmasında sorulan soruları ve verilen cevapları etkiliyor. Bu konu ile ilgili yeni bir makale ele aldık. Kadın olmanın yanında nereden geldiğiniz, konuşulan diller, yaş ve sosyo-ekonomik durumunuz da karşı tarafın sizin hakkınızdaki algılarını belirliyor.

Benim tecrübelerimde Bosna’da “onlardan” ve “arkadaş ülkeden” olduğum için tehdit olarak görülmedim. Tanımadığım, bilmediğim insanlar tarafından yemeklere ve kahveye davet edildim. Bosna’daki saha çalışmamda bana çok kapı açıldı, orada beni arayıp doğru kişiyle konuşup konuşamadığımı kontrol edip, yardım edebilecekleri bir şey olup olmadığını hep kontrol ettiler. Kolombiya’da ise bu Mart ayında yerli kadınlar ile mülakatlar gerçekleştirdim. Yerli halk ile mülakat sürecinde gördüğüm şey ise tecrübelerinden ötürü araştırmacılara kuşku ile yaklaşabildikleriydi. Buna yurtdışından gelenler de dahil. Bu durumda kadın olmam başka kadınlarla mülakat yapabilmemde rol oynadı. Fakat bunun yanında beni kimin tanıştırdığı da önemliydi.

Akademide kadın olmayı anlatmak için (akademik çalışmaları için de öyle) daha demin de altını çizdiğim gibi kesişimselliği anlamamız gerekiyor. Kesişimsellik derken ırk, sınıf, ve kolonyalizmin etkilerini düşünmek gerekiyor. Çünkü ben sadece bir kadın değilim, ben göçmen bir kadınım, ana dili İngilizce olmayan bir kadınım ve belli bir geçmişten geliyorum. Batı akademisinde ise bu benim hakkımdaki beklentileri şekillendirdi. Mesela ben Balkanları çalışması gereken biri gibi algılandım, ya da eski Yugoslavya bölgesini… Bunun getirdiği sorun ise sanki sadece o konuyu bilebilecek biri gibi algılanmak oldu. Başka bir mesele ise Yugoslavya coğrafyasını tarafsız biri olarak ele alamayacak biri gibi düşünülmekti. Bir yandan en iyi bildiğiniz bölgeyi çalışmak için teşvik ediliyorsunuz, bir yandan da tarafsızlığınız hakkında sorgulanıyorsunuz. Ana akımda bu trend olsa bile şu an akademideki farklı, indirgemeci olmayan alanlar da büyüyor. Benim çalıştığım merkez de bu alanlardan biri.

Begüm: Akademik çalışmalarına dönersek çatışma sonrası toplumlarda uluslararası aktörlerin rolünü irdeleyen araştırmalar gerçekleştirdin. Bu çalışmalarında AB gibi uluslararası ve bölgesel aktörlerin olumlu etkileri yanı sıra kurumsallaşma, uzun dönemli etki ve taban ile yetersiz etkileşim hakkında eleştirilerin oldu. Uluslararası aktörler çatışma sonrası süreçlerde kadınların rolünü ve onlara açılan alanı arttırmak için neler yapabilir ? Kurumsal sorunları çözmek için nasıl adımlar atabilir?

Elena: Buna dosdoğru bir cevap vermek zor. Tüm aktörler için söylemiyorum ama bir çok uluslararası aktör sömürgeci bir düşünce ile hareket edebiliyor, “buraya barbarları kendilerinden kurtarmaya geldik” düşüncesi gibi. Bazıları ise bağlamı çok iyi anlamadan geliyor, ya da bağlamı yanlış anlayabiliyor. Bu organizasyonlar kendileri ve yerel aktörler arasındaki güç dinamiğinin ya farkında olmuyor ya da önemsemiyor.

Bosna’da gerçekleştirdiğim bir çalışmada sivil toplum örgütlerinin fon alma süreçlerine bakıyordum. Bazı kurumların önceliklerinin neden değiştiği sorusunu inceliyordum. Kurumların yazılmış hedefleri ile pratikteki projelerindeki uyumsuzluğun en önemli nedeni ise bağış verenlere göre hareket etme zorunluluğuydu. (Unutmamak gerekir ki, bir çok toplumsal hareket ve sivil toplum aktörleri resmi olmadıkları için fon alamıyordu ve bir çok sivil toplumun tek kaynağı fonlar olabiliyordu.) Yabancı hibe veren kurumlara önceliklerin ne olduğu sorusunu sorduğumda yerel sivil toplum gruplarına danışarak karar verdiklerini söylüyorlardı. Fakat yerel kuruluşlar ise fon almak için uluslararası kurumların hedeflerine göre önceliklerini çerçeveleyebiliyorlardı. Bu kadın, kadın hakları meselesi için de önemli. Genelleştiriyorum ama gündemin öncelikleri sahadaki ihtiyaçlar yerine fon verenler tarafından belirlenebiliyor.

Mesela bir çok ülkede, toplumun önemli bir kısmı kırsal alanda yaşasa bile, kırsal bölgede yaşayan kadınlar için fonlar eksik kalıyor. Popüler olan ve olmayan konular, gündemler var. Mesela kadının siyasete katılımı gündemde yukarı seviyedeyken ekonomik olarak güçlendirilmeleri aynı şekilde önemli olmuyor. Özetle, çok karışık bir cevabı olsa da büyük ihtimalle kimsenin fon vermeyeceği bölgelerde etkili oldular. Fakat aynı zamanda o bölgelerdeki öncelikler orada yaşayanlar tarafından belirlenmedi.

Begüm: Bu noktayı şimdiki soruya bağlayabiliriz. Bir çok çalışmanda kapsayıcılığın altını çiziyorsun. Uluslararası kurumlar fon verdikleri toplumlarda daha aşağıdan ve katılımcı bir model kurmak için neler yapabilirler ?

Elena: Bu aslında bugün bazı sözde ırkçılık karşıtı kampanyalarda da gördüğümüz bir şey. Biz siyah bir direktöre sahip olmak istiyoruz fakat “üst kademe” bir aday olmadığı için kapsayıcı olamıyoruz gibi bir gerekçe sunuyorlar. Bu bağlamda erken başlamak önemli. Önemli olan potansiyeli erken keşfetmek ve desteklemek. Eğitim ve gelişim süreçlerinde yer almak. Ne yazık ki sivil toplum örgütlerinde stajyerler ucuz iş gücü olarak görülebiliyor. Bunu aşmak için onları bir işgücü olarak değil, insanlığını öne çıkaran bir şekilde görmemiz gerekiyor. Kurumlar kafa yapılarını değiştirmeli. Sadece direktör olmak değil mesele. Dönüşüm gerçekleştirmek isteyenler erken başlamalılar, kurumsal yollar ve destek alanları bulmalılar. Kurumlar bu dinamiklere göre dönüşmeli. En önemli nokta bu bence.

Begüm: Son sorumuz! Yakın zamanda Kolombiya’nın barış sürecinde yerel halkın katılımı ve koronavirüs hakkında bir yazı kaleme aldın. Kolombiya barış anlaşmasının kapsayıcı bir anlaşma olmasının nedenini de karşılaştırmalı olarak akademik çalışmalarında anlatmıştın. Bu süreçte barış sürecinin partisi ve geleneksel olarak resmi mekanizmalarda dışlanmış gruplar (hem kadınlar hem de yerliler) nasıl etkilendiler?

Elena: Tabi ki başkent Bogota ve yerlilerin yaşadıkları bölgelerdeki dinamikler çok farklı. Hatırlatmak gerekir ki, Bogota’nın şu an ilerici bir kadın belediye başkanı (Claudia López Hernández) var. Genel olarak baktığımızda Kolombiyalı kadınlar koronavirüsten dünyanın bir çok yerindeki kadın gibi etkilendi. Kolombiya’da da kadınlar pandemik ile mücadelede ön saflarda yer aldılar, fakat bir yandan da cinsel şiddette artış oldu. Başka bir nokta ise kadınların enformel ekonomide yer alması. Sokağa çıkmanın kısıtlanması ve yasaklanması ile bu süreç darbe aldı ve devletten de destek alamadılar.

Yerli halka dönersek, onlar daha çok kırsal ve özerk bölgelerde yaşıyorlar. Kolombiya’da barış anlaşması imzalandığından beri siyasal şiddet ve cinayetler zaten artmıştı[1]. Bu bölgelerde de topluluk liderleri hedefteydi. Herkes kendi evinde kaldığı için bu liderlere ulaşmak daha kolay oldu. Pandemik başladığından beri öldürülen topluluk liderlerinin sayısı çok yükseldi. Saldırıların yanında bu bölgelerde çok ciddi altyapı sorunları var. Bazı bölgelerde su sitemi yok, en yakın hastane ise çok uzakta olabiliyor. Hükümet yardım sözü verse bile gerçekleştirmiyor. Bu bölgelerde madencilik şirketleri pandeminin başında aktivitelerini durdursa bile şu an devam ediyorlar[2]. Tüm bunlara rağmen yerel halk kendini korumak için mekanizmalar gerçekleştiriyor.

Yerlilerin hakları tarihsel olarak hep önemsizleştirildi. Pandemik de aslında bunu gösteriyor. Biri bana bu sürecin eşitsizlik yaratmadığını fakat eşitsizliği yüzeye çıkardığını söylemişti. Bunun çok doğru olduğunu düşünüyorum.

Begüm: Son olarak okuyucularımıza söylemek istediğin bir şey var mı?

Elena: Haklarınızın değerini hafife almayın. Toplumdaki tüm kadınların hakları korunuyor mu ve temsil ediliyor mu ona bakın. Sadece başkentlerdeki, şehirlerdeki kadınların haklarına değil, tüm kadınları düşünün.

[1]Aktivist ve liderlere saldırı konusunda bu haber okunabilir. Kolombiya’da 2019’da 51 İnsan Hakları Savunucusu Öldürüldü https://www.amerikaninsesi.com/a/kolombiya-insan-haklari/4913554.html

[2]Yerel halk ve madencilik hakkında bilgi almak için bu makale okunabilir. https://towardfreedom.org/story/colombian-farmers-continue-push-against-mining-for-peace/

Book Review: Theorizing Social Movements

9780745307145

Joe Foweraker’s book Theorizing Social Movements is a compelling introduction to social movement theories and how they relate to a certain region in the world which in this case in Latin America.

About the Author 

As his page in Oxford University demonstrates, Foweraker has been leading research on democracy and social movements with a focus on Latin America. He edited Encyclopedia of Democratic Thought and a co-authored  Governing Latin America. His current research deploys classical democratic theory to analyze the nature of Latin American democracy. His latest book is Democracy and its Discontents in Latin America.