All posts by Begum Zorlu

Begüm Zorlu is a researcher, freelance photo-journalist and translator from Turkey living in London.

İngiltere’den Osmanlı’ya Uzanan Bir Kadın Hikayesi

Akademisyen Gareth Winrow ile Robenson ailesinin izini sürdüğü kitabında öne çıkan karakterlerden, hayatının önemli bir kısmını Osmanlı İmparatorluğunda geçiren Hannah (Fatma) Rodda hakkında konuştuk.

Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu

Gareth Winrow’un “Whispers Across Continents: In Search of the Robinsons (Kıtalar Boyunca Fısıldaşlaşmalar: Robensonları Armak) kitabı 19. Yüzyılın sonundan, 20. Yüzyılın ortasına odaklanarak, Robenson ailesinin göç ve macera ile şekillenen hikayesini anlatıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçiş sürecini de içeren ve geçen sene yayınlanan kitap, Robensonların İngiltere’den başlayıp Hindistan ve Osmanlı İstanbul’undan geçen ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu süreciyle sonuçlanan serüvenlerine bakıyor. Kitap, bu kişisel hikayeleri anlatırken, mevcut ulusal anlatıların ve söz konusu imparatorlukların tarihinin ezberlerini aşarak, kişisel ve kamusal arşiv kaynakları vasıtasıyla, uluslararası bir aile hikayesini okuyucuyla buluşturuyor.

Kitabın geçen sene yayınlanmasının ardından hakkında, Londra’daki Levanten Mirası Vakfı (Levantine Heritage Foundation) ve BATAS (British Association for Turkish Area Studies – Britanya Türkiye Bölge Etüdleri Derneği) gibi toplulukların ev sahipliğinde, konuşmalar ve toplantılar gerçekleştirildi ve kitap ilgili eleştirmenlerin ve araştırmacıların gözünden kaçmadı. Mülakatı gerçekleştiren olarak, kitap ve hikayeler hakkında bilgi sahibi olsam bile, bir bütün olarak kitabın sunumunu ve kitabın ana karakterlerinden Hannah’nın hikayesini ilk kez geçen sene Winrow’un Cambridge’deki bir sunumunda dinlenmiştim. Hannah’nın hikayesini tarihsel akışında sunulduğunda hem şaşıran hem de mücadelesi karşısında etkilenen tek kişi ben değildim. Dinleyiciler Hannah’ya hayranlık beslemişti ve onun hikayesinin her yerde anlatılması gerektiğini söyleyenler olmuştu. Kitap yayınlandığınadan beri de aile üyelerinin hikayelerinin medyaya yansımalarında, özellikle Galatasaray’ın kurucularından Ahmet Robenson öne çıktı. Gareth Winrow ile bu mülakat, tam da bu yüzden merceğini Ahmet Robenson’un annesi Hannah’ya çevirmeyi ve onun sıradışı hikayesini öğrenmeyi amaçlıyor.

Mülakata araştırmaya nasıl başladığınızı sorarak ve Hannah’nın ilk yıllarından başlamak isterim. Bu projeye başlamaya nasıl karar verdiniz ve araştırmaya nereden başladınız ?

Hannah’nın hayatı ile tanışmam yakın arkadaşım Ahmet’in Hannah’nın büyük büyük torunu olduğunu öğrenmem ile başladı.  Hannah ve ünlü sporcu oğlu Ahmet Robenson ile ilgili hikayeler duyardım ve bu anlatılarla birlikte ilgilenmeye ve konuyla ilgili daha derin araştırma yapmaya başladım. İlk adımım aile üyeleri ile iletişime geçmek oldu, hatırladıklarını, mektupları ve ellerindeki fotoğrafları soruşturdum. Yakın aile üyelerinden birkaç fotoğraf alarak, sahip oldukları bilgiler ile ilerledim. Uzak aile fertlerinin mektuplarına da erişim sağladım. Daha sonra Ulusal Arşivdeki verilere de ulaşınca hikaye daha da büyüdü, oradaki mektuplara da eriştim. Hannah’nın nerede doğup büyüdüğünü, nerede yaşadığını, kimler için çalıştığını ve evlendiğini Birleşik Krallık nüfus kayıtlarından buldum. Onlar bana en temel bilgiyi sağladı. Bu temel bilgi de aile fertlerinin bilmediği bir çok hikayeyi açığa çıkardı. Mesela, Hannah’nın bir tıp doktorundan ‘gayrimeşru’ bir çocuğu olduğunu bu kayıtlar sayesinde öğrendim. Aile bir doktor ile nişanlandığı dedikodusu olduğunu biliyordu, fakat arşivlere bakmak olayın gerçek yüzünü, ve Almanya’da ünlü bir motorsiklet yarışçısı olan kızın (Gertrude Eisenmann) varlığını açığa çıkardı. Ailedeki kimse Gertrude’un varlığından haberdar değildi

Peki, Hannah nerede doğuyor, büyüyor, ilk kıtalar arası yolculuğu olan İngiltere’den Hindistan’a gidişine ne vesile oluyor?

Hannah Rodda 1850’lerde Londra’nın Stepney mahallesinde doğuyor. Babası, 1854’te  Hannah doğduktan iki yıl sonra tüberküloz yüzünden hayatını kaybediyor. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak Londra’nın Doğu Yakası’nın kenar mahallelerinde büyüyor. O dönemde Doğu Londra’da korkunç çalışma koşulları ve yoksulluğun hakim olduğunu belirtmekte fayda var. Hannah, Doğu Londra’daki bir çalışma evinde [1] geçirdiği sürelerden sonra, Windsor’un eski Belediye Başkanı ve Kraliçe Victoria’nın kişisel doktorlarından biri olan Dr. Geoffrey Pearl ‘ün evinde hizmetçi olarak çalışmaya başlıyor.  1875’te Dr. Pearl’den gayri meşru bir çocuğu (Gertrude) oluyor.

Hannah’nın hayatı Spencer Robenson ile 1880 yılında evlenmesi ile birlikte tamamen değişiyor ve onunla birlikte Hindistan’a taşınıyor. Spencer Hindistan’da çay ekimi işine giriyor ve daha sonra Darjeeling-Himalaya tren yolunda müdürlük yapıyor. Bu evlilik o dönemin İngiltere’sinde, yoksul bir çevreden geldiği için Hannah’nın sosyal statüde yükselmesine neden oluyor.

Bu dönemde bir kadının Hannah kadar göç etmesi normal mi ? 

O dönemde farklı ülkelere giden kadınlar genelde daha yüksek toplumsal sınıflara mensup oluyor. Ağırlıklı olarak aristokrat ya da orta sınıfa mensup kadınlar, öğretmenler ve misyonerler göç ediyor. Onun geçmişinden gelen biri için o dönemde son derece sıradışı.

Kitaptan takip ettiğim üzere Spencer Hindistan’a taşındıklarından 8-9 yıl sonra hayatını kaybediyor ve Hannah çocuklar ile birlikte İngiltere’ye dönüyor. Hannah döndüğünde ne yapıyor, nasıl ayakta kalıyor ?

Spencer 1889 yılında Hindistan’da hayatını kaybetti ve Hannah beş çocuğuyla birlikte İngiltere’ye döndü. Nüfus kayıtlarına göre son oğulları Bengal’de Spencer öldükten sonra doğdu. Hannah, 1890 yılında İngiltere’ye geldiğinde, büyük ihtimalle Spencer’dan kalan miras ile Brighton’da merkezi bir yerde bir Boarding House (misafirhane) açtı. Misafirhane işletmek o zaman kadınların yapabileceği kısıtlı olan iş imkanlarından biriydi. Kayıtlardan misafirhaneye gelenler arasında lord ve leydilerin olduğu görülüyor. Bu da misafirhanenin iyi kazanç yaptığını gösteriyor. Hannah’nın misafirhanesinin başarılı olduğunu, artık buraya yerleşeceğini, sakin bir hayat yaşayacağını ve bir daha taşınmayacağını zannedebilirsiniz, ama tam tersi oluyor.

Sanırım bu noktada İstanbul’a gidiş hikayesi başlıyor.

Evet. Hannah’nın ikinci kocası ile tanışması ile birlikte hayatı tamamen değişiyor. Kendine Gholab Şah diyen ve kendini Afghan savaş ağası olarak tanıtan bir adam hayatına giriyor. Kendisinin prestijli bir aileden geldiğini söylüyor. Mektuplarına baktığımızda Hannah’nın onunla 1891 dolaylarında tanıştığını görüyoruz. Ekim 1891’a geldiğimizde gerçekleşecek evlilikleri ulusal basına yansıyor. Tam olarak nasıl tanıştılar, bilmiyorum. Mektuplarında tanıştıkları koşullar hakkında bir şey söylenmiyor. Hannah evlilikten önce Müslüman oluyor, ismini Fatma yapıyor, ve tüm ailesinin Müslümanlığa geçtiğini belirtiliyor Abdullah Quilliam’ın Liverpool Müslüman Enstitüsü tarafından yayınlanan Crescent (Hilal) gazetesinde Hannah’nın Liverpool’u ziyaret ettiği, Quilliam’ın eşi ile tanıştığı ve Müslümanlığa geçmeye karar verdiği yazıyor. Fakat, Gholab Şah’ın evlilik için Hannah’ye Müslüman olması gerektiğini söylediğini de tahmin edebiliriz.

1891 yılının Kasım ayında evleniyorlar. Bu evlilik ulusal gazetelere de yansıyor ve hatta zaman zaman eleştiriliyor. Bu yayınlar Hannah’nın İstanbul’a taşındığını belirtiyor.

Neden İstanbul’a taşınıyorlar? Bunun hakkında bir bilgimiz var mı?

Spesifik olarak yok. Ulusal Arşivler’deki Hannah’nın 1892 yılındaki yazışmalarına baktığımızda evliliğin hemen bozulduğunu ve sonrasında yardım çağrısı yaptığını görüyoruz. Evlilik İstanbul’a vardıklarından kısa bir süre sonra felakete dönüşüyor. Hannah, Gholab Şah’ın kendisine çok zengin ve ünlü olduğunu, Kraliçe’yi, kraliyet ailesine mensup kişileri  üyeler tanıdığını ve evliliğin Afganistan ve Britanya için faydalı olacağını söylediğini yazıyor. Hatırlamak gerekir ki bu dönemde Rusya’ya karşı Afganistan’ın stratejik önemi var. Hannah mektuplarında evliliğinin Britanya hükümetinin amaçlarına hizmet edeceğini umduğunu belirtiyor ama Gholab Şah’ın bir yalancı olduğu ve aslında Hindistan’dan bir göz doktoru olduğu ortaya çıkıyor. İngiltere Dışişleri Bakanlığı Gholab Şah’ın kadınlarla parası için evlendiğinin bilindiğini belirtip, onu “şarlatan” olarak tanımlıyor. Bir kadın ile Hristiyan bir seremonide evlendiği, bir diğerini ise delirttiği üzerine İngiliz devletinde bilgi yer alıyor. Britanya hükümeti de Hannah’ya bu yüzden sempati besliyor.

Boşandıktan sonra İstanbul’daki hayatı nasıl devam ediyor ?

Hannah çocukları ile birlikte bir otelde kalmaya başlıyor. Kocasının tüm parasını harcadığını, parasız kaldığını, ona ve çocuklara şiddet uygulamak ile tehdit ettiğini söylüyor. Mektuplarını sadece İngiliz hükümetine değil aynı zamanda Sadrazama da yolluyor. Böylece Haziran 1892’de Osmanlı yetkilileri ve padişah da Hannah’nın boşanma sürecine dahil oluyor. Hannah’ya finansal destek sağlıyorlar ve boşanması için bir dava gerçekleşiyor. Boşanabilmesini sağlayan faktörlerden biri Gholab Şah’ın önceden evlenmesi oluyor. Britanyalı otoriteler bunun yüzünden hala Britanya tebaası olduğunu belirtiyorlar. O zaman Osmanlı tebası olmasa da Sultan da İslam’a geçtiği ve Quilliam ile bağlantıları olduğu için Hannah’ya destek oluyor. Hannah da Osmanlı otoritelerine gönderdiği mektuplarında, padişah tarafından önemli bir figür olarak tanınmaya başlanan Quilliam’ı tanıdığını belirtiyor. Abdullah Quilliam bu dönemde Osmanlı’da tanınmaya başlıyor ve birkaç yıl sonra İngiltere’nin şeyhülislamı oluyor. Hannah bu bağlantıyı kullanarak da destek alıyor.

Abdullah Quilliam

Osmanlı yetkilileri, Hannah’nın kızları Adile’yi (Maud) Mustafa Zeki Paşa’nın kızları ile birlikte yaşamak üzere onların evine yolluyor. Mustafa Zeki Paşa o dönemde padişahın yakınında bir isim, Tophane’den ve askeri okullardan sorumlu  üst düzey bir yetkili. Hannah’nın büyük oğullarına Kuleli Askeri okulunda ücretsiz eğitim veriliyor.

Hannah, Osmanlı-Yunan savaşında önde gelen askerlerden Ahmet Bahri ile evleniyor ve  1895 yılında bir erkek çocuğu daha oluyor. Buna dair elimde bir kanıt yok ama aile hikayesine göre padişah bu evliliği teşvik ediyor. Quilliam İstanbul’a geldiğinde Hannah, Bahri ve çocuklar karşılama komitesinde yer alıyor. Quilliam ve ailesi ile Pera Palas otelinde buluşuyorlar. Quilliam İstanbul’dan İzmir’e seyahat ettiklerinde Hannah da kocasıyla birlikte onlara eşlik ediyor. Ayrıca Hannah’nın kayınpederi kaptan Mustafa Efendi Quilliam’a ayrılırken üzerinde Kuran’dan alıntıların olduğu bir hediye veriyor. Tüm bunlardan anlayabileceğimiz gibi Hannah Sultan ile yakın bağı olan bir aileye katılıyor ve böylece Osmanlı toplumu içinde var olabiliyor.

Ayrıca 1900’lerin başında Hannah’a Akaretler’de verilen ve kira ödemeden yaşadığı evden de bahsetmek istiyorum.  Elimdeki bilgilere göre, prestijli bir adreste kira ödemeden oturuyorlar. Daha sonra 1907’de Maliye Bakanı’nın Hannah’dan o dönemde oldukça büyük bir miktar olan bu kirayı (yaklaşık 90,000 kuruş) istediği söyleniyor. Bunun üzerine Hannah bir dilekçe yazarak bu evin kendisine ücretsiz olarak verildiğini, bununla ilgili bütün ayarlamaların yapıldığını söylüyor. Ve sonra Maliye Bakanı Hannah’a haklı olduğunu söyleyen ve kişisel olarak kendisinden özür dileyen bir mektup yazmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla Sultan Abdülhamit zamanında, 1909’dan önce,  aile büyük saygı görüyor ve Hannah çok iyi koşullarda yaşıyor.

Hannah’nın Türkiye’de Galatasaray ile tanınan oğullarına dönersek, onlar askeri liseden sonra nasıl bir yol izliyor ?

Hannah’nın oğulları, Ahmet Robenson ve Abdurrahman Robenson, savaşa katılmadan önce ünlü sporcu oluyorlar.  Hem Ahmet Robenson hem de Abdurrahman Robenson Galatasaray futbol takımında oynuyor. İstanbul Pazar Ligi olarak bilinen ligdeki ilk Türk takımı kalecisi Ahmet Robenson oluyor.

Ahmet Robenson tam olarak hangi dönemde Galatasaray’da kalecilik yapıyor ?

Galatasaray (futbol takımı) 1908-09 sezonu. Ahmet Robenson (Beyaz Tişörtlü)
Galatasaray (futbol takımı) 1908-09 sezonu. Ahmet Robenson ortada (beyaz tişörtlü)

1905’lerde başlıyor. O zaman bu lig ağırlıklı olarak sürgüne gelmiş yabancılardan ve Levantenlerden oluşuyordu. Ahmet Robenson, en iyisi olmasa bile, ülkenin en iyi kalecilerinden biri haline geldi. Ahmet Robenson kaleci olduktan birkaç yıl sonra Galatasaray birkaç kez şampiyon oldu. Abdurrahman Robenson da zaman zaman Galatasaray futbol takımında oynadı. Ayrıca iki kardeş, 1911-1912’de Türkiye’ye izciliği getirdi. Ahmet Robenson ayrıca basketbolu da Osmanlı İmparatorluğu’na ilk getiren kişi.

Yani bir bakıma Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşasalar da uluslararası bağlarını korumuş, ve Dünyada neler olup bittiğinin farkındalar.

Kesinlikle. Anneleri asker olmalarını istemediği için, 1890’ların sonunda her üç kardeş de, yani Ahmet, Abdurrahman ve Yakup, Kuleli Askeri Lisesi’nden Galatasaray Lisesi’ne transfer oluyorlar. Üç kardeşin 1890’ların sonunda Galatasaray Lisesi’ne futbolu getirdiği anlatılıyor. Bu yıllar, aynı zamanda, futbolun popüler olmaya başladığı yıllar. Topa vuruş biçimleri ilgi çekiyor. Dolayısıyla evet, sahip oldukları deneyimden dolayı uluslararasından etkilenen bir yönleri var. Sanıyorum anneleri de Gertrude ile bir şekilde ilişkisini sürdürüyor. Ayrıca Robenson kardeşler de Fransızca, İngilizce, Osmanlıca biliyor. Osmanlı İmparatorluğu ile onun dışındaki dünya arasında bağ kuran bir tür arabulucu olduklarını söylemek de mümkün.

1905’ten Birinci Dünya Savaşı’na geçerken, hayatlarının nasıl olduğuna ve savaştan sonra nasıl değiştiğine dair neler biliyoruz?

Sanırım, Sultan Abdülhamit’in görevden alınmasıyla birlikte Akaretler’deki kira ödemeden yaşadıkları evi de kaybetmiş olabilirler. 1917’de artık kesinlikle İstanbul’un başka bir yerinde yaşadıklarına dair hikayeler duydum. Birinci Dünya Savaşı yüzünden bütün spor aktiviteleri ve izcilik duruyor ve sonra Hannah’ın oğulları savaşa katılıyor. Ahmet Robenson, Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya Cephesine gidiyor ve hayatta kalmayı başarıyor. Savaştan hemen sonra Güney Batı Kafkasya hükümetinin resmi tercümanı oldu.

Abdurrahman Robenson ise 1915’de Rusya Cephesi’nde tifo nedeniyle hayatını kaybetti. Kendisinin ölmeden önce kardeşlerinden birine mektup yazarak ölmesi durumunda hem kendisinin hem de savaşta hayatını kaybeden diğer Galatasaray üyelerinin savaştan sonra anılmasını sağlamasını istediğini anlatan hikayeler var. Kendisinin bu dileği gerçekleşti ve her 25 Haziran’da Galatasary Spor Kulübü savaşta hayatını kaybeden üyelerini andı.

Yakup Robenson’un hikayesi ise çok net değil. Asıl olarak onun hakkında anlatılan iki hikaye var. Birincisinde, 1916’da Sina Çölü’nde İngilizlere karşı savaşırken bir kahraman olarak öldüğü söyleniyor. Diğer hikaye ise onu vatan haini olmakla suçluyor ve bu hikayeye göre Yakup askeri sırları ifşa ettiği için idam ediliyor. Bu hikaye Osmanlı arşivlerinde bulunuyor. Hangisinin doğru olduğundan çok emin değilim çünkü aynı Osmanlı arşivleri, aynı zamanda, Yakup’un Quilliam’ın oğlu olduğunu da söylüyor. Yakup, Abdullah Gavalyan’ın oğlu olarak yer alıyor ve insanlar bu kişinin Quilliam olduğunu söylüyor. Ancak bu, yani Quilliam’ın Hannah ile bir şekilde ilişkisinin olduğu,ve Quilliam ın Hannah nın çocuklarının babası olduğu kesinlikle doğru değil. Hannah’ın çocuklarıyla tanıştığı ve Quilliam’ın baba olduğu kesinlikle doğru değil. Çocukların 1880’lerde Hindistan’da doğmuş olduğunu gösteren kayıtlar var kayıtlarda var ve Quilliam Hindistan’a hiç gitmedi. Dolayısıyla Osmanlı arşivlerinin doğruluğu hakkında önemli şüpheler var.  Quilliam kesinlikle Hannah’nın çocuklarının babası değildi ve kesinlikle Yakup’un babası değildi. Yakup’un vatan haini olup olmadığı meselesi ise; bir açıklamaya göre Yakup bir vatan hainiydi ve bir başka hikayeye göre ise çölde İngilizlere karşı savaşırken öldü ve şehit oldu.

Hannah savaşta iki çocuğunu kaybetti, değil mi ?

Hannah savaşta iki oğlunu (Abdurrahman ve Yakup) kaybetti. Almanya’da hala hayatta olan bir kızı Gertrude ve bir de iki kez evlenmiş olan Maud (Adile) isimli başka bir kızı daha vardı. Ayrıca Ahmet Robenson ve Ahmet Bahri’den olan oğlu Fevzi vardı.

Maud (Adile) Robinson

Hannah savaştan sonra ne yaptı ?

Savaştan sonra Hannah hakkında giderek daha az şey biliyoruz. Kocası 1920’de ölüyor. Elimde 1920 ve 1940 yıllarında, Hannah ve ayrıca oğlu Ahmet Robenson tarafından yazılmış mektuplar var.  Ahmet Robenson annesi ile birlikte yaşıyor, annesine destek oluyor. 1920’lerde İstanbul’da yaşıyorlar. Ahmet Robenson kendisini annesine adıyor ve ayrıca o dönemde bir dönem Kars, Güney Batı Kafkasya hükümetinde bakan olarak görev yapmış Nina ile evleniyor.

Nina, Polonya-Litvanya sınırında bulunan ve sürekli Rusya ile Polonya arasında el değiştiren Grodno’da doğmuş.  Akıcı bir şekilde Lehçe konuşuyor ve kısa bir süre Güney Batı Kafkasya hükümetinde Posta ve Telgraf Bakanı olarak görev yapıyor. Ayrıca İngiliz istihbarat sevisinin gizli belgelerinde Ahmet Robenson’un Osmanlı otoriteleri için çalışan bir casus olduğundan şüphelenildiğine dair belgeler buldum. Bu belgeler ayrıca kendisinin bir süfrajet olan Nina ile yakınlığından da bahsediyordu. Dolayısıyla Ahmet Robenson arabulucu olarak çalışırken belli ki aralarında bir ilişki vardı. Ahmet Robenson’un İngiliz hükümet görevlileri ile görüştüğüne ve Güney Batı Kafkasya hükümetinin üyeleri tutuklanmadan ve Malta’ya sürülmeden hemen önce onlarla konuştuğunu anlatan belgeler var. Tahminime göre bu görüşmeler sayesinde Ahmet Robenson, baskın sırasında binada olmayan karısını kurtarmayı başarıyor.

Ahmet Robenson karısı ve annesiyle birlikte yaşıyordu. Sonra, 1920’lerin sonunda Ahmet İzmir’e taşınıyor ve orada Amerikalı, YMCA’nın (Genç Hristiyan Erkekler Birliği)önde gelen temsilcilerinden biri olan Asa Jennings ile birlikte çalışıyor. Ve o zaman Amerikalılar Ankara ve İzmir’de sosyal eğitim, spor ve kültür tesisleri kurmaya çalışıyorlar. Ahmet Robenson da burada yine çevirmen ve arabulucu olarak çalışıyor. Ayrıca bu tesisleri kurmak için çalışan çeşitli komitelerde yer alıyor. Amerikalılar İzmir’de bir sosyal dayanışma konseyi kurmaya çalışırken İzmir’e taşınıyorlar. Bu, 1920’lerin sonunda oluyor. İzmir’de spor tesisleri kuruyorlar. Türkiye’nin ilk çocuk parkı Ahmet Robenson ve Amerikalıların desteği ile İzmir’de kuruluyor. Ahmet Robenson o tarihlerde annesi ile birlikte İzmir’de yaşıyor ve sonra 1929’da aniden karısıyla birlikte Amerika’ya gidiyor.

Hannah, Ahmet gidince ne yapıyor ?

Bu çok net değil. Hannah ölünceye kadar  İzmir’de yaşıyor. 1948’de Sultantepe’ye gömülüyor. Küçük yazışmalardan anlaşıldığı kadarıyla Bahri’den olan oğlu Fevzi zaman zaman yanında. Aileye göre Ahmet’in küçük kayınbiraderi Pierre Yankovsky Hannah’a bir süre yardımcı oluyor. 1929 ve 1930’da Ahmet Robenson ve daha sonra Nina Amerika’ya gitmek üzere ayrılırken bazı ayarlamalar yapılmış olmalı. Son 18 yılında Hannah Buca’da yaşıyor, Abdülhamit’in düşmesinden sonra pek göz önünde bulunmuyor.

Son soru olarak sizce Hannah’nın mirası hem toplumsal cinsiyet mücadelesi hem de Türkiye için nedir ?

Hannah

Bence Hannah’yı sınıflandırmak çok zor. İnsanların onu Müslüman olan ilk İngiliz kadın olarak sınıflandırmak istediklerini görebiliyorum. Bence Hannah kendi başına çok dikkate değer bir kişi. Bence o sınıf ve dini aşmış bir kişi. Her şeyden önce hayatta kalmayı başarmış, içinde bulunduğu koşulları değiştirmeyi başarmış bir kişi. Bunu Hindistan’daki yazışmalarında görebiliyorum mesela. Kocası iflas ediyor ve beş ay Kalküta’da hapiste kalıyor. Yazışmalarında kocası hapisteyken çay tarlalarını nasıl kendi başına idare ettiğini anlatıyor. Ve bu hizmetçi olarak çalışmasından sadece birkaç yıl sonra gerçekleşiyor.  Çok eğitimli birisi olmasa da mektupları çok akıcı olduğunu görebiliyorum.

Hannah koşullara uyum sağlayabilen, her işin altından kalkabilen, farklı koşullarda hayatta kalmayı ve gelişmeyi başarabilmiş bir kadın.  Bazen biraz naif ama, yine, 1892’nin ilk aylarında İstanbul’da bir otel odasında sıkışıp kaldığında hiç Türkçe bilmiyor olmasına rağmen, bir şekilde, sadrazamın karısı ile, çeşitli başka yüksek rütbeli görevliler ile tanışmayı başarmış. Ve açık ki bu ilişkiler onun çok işine yaramış. Dediğim gibi kendisi din ve sınıf kavramlarını aşmış birisi. Müslüman olsa da hala akrabalarına Noel kartları gönderiyor. Oğullarının iyi İngilizce öğrenmesini sağlıyor. Hannah’nın İngiltere’deki ailesiyle ilişkisini ne düzeyde sürdürdüğünün izini süremedim. Ailesi çok fakir. Hannah İstanbul’dayken bile ailesi 1890’larda hala Londra’da bir düşkünler evinde yaşıyor. Ayrıca Almanya’daki kızı Gertrude ile ilişkisini ne düzeyde sürdürdüğü de net değil. Gertrude’un, “paranın tamamının harcanmasından” dolayı olan annesinden şikayet eden mektuplarını okudum. Bundan da aile içinde de bazı anlaşmazlıkların olduğunu görebiliyoruz.

Özetlersem, Hannah’nın mirası; çok zor şartlara ayak uydurmayı, bu şartlarda hayatta kalmayı başarmış, her işin altından kalkabilen güçlü bir kadın olması. Onu sevebilirsiniz ya da sevmeyebilirsiniz, ancak kendisi ve ailesi için başardıklarından dolayı ona hayran kalmamak mümkün değil.

Notlar

[1] Çalışma evi, kendilerini destekleyemeyenlerin konaklama ve istihdam teklif edildiği bir yerdi.

Arife Köse ve Nazan Winrow’a destekleri için teşekkürler.

Kolombiya’nın Çatırdayan Barışı

Bu yazı Bianet, Biamag için yazılmıştır.

FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri )ve Kolombiya devleti arasında 2016 yılında imzalanan barış anlaşması ile birlikte yarım yüzyıl boyunca devam eden çatışma sürecinin nihai sona getirmesi umuluyordu. FARC, 2016 sonbaharında  imzalanan anlaşmadan yedi ay sonra uluslararası gözlemcilerin eşliğinde silahlarını teslim etmiş ve partileşme sürecine odaklanmıştı[1]. Verilen silahlar Bogota’da Fragmentos (Parçalar) isimli yapının tabanına barışı simgelemek için parke taşı olarak döşenmişti. Kapsayıcı barış anlaşması ve toplumsal cinsiyet perspektifi[2] içerdiğinden ötürü barış çalışmalarında da örnek olarak gösterilen bu süreç, akademisyen ve aktivistler tarafından da ilgiyle takip edilmişti.

Kolombiya’daki barış süreci hala akademisyenler ve aktivistlerin gündeminde fakat özellikle geçtiğimiz yıldaki gelişmeler barış sürecin çatırdadığına dair işaretler veriyor. Özellikle COVID-19 salgını ile birlikte insan hakları aktivistlerine, topluluk liderlerine artan saldırılar ve hükümetin süreci yürütmedeki başarısızlığı endişe yaratıyor. Bu yazı geriye doğru giden sürecin adımlarını ve son gelişmeleri, literatür ve haberleri özetlemeyi amaçlıyor.  

Referandum ve Muhafazakar Başkan Duque’nin Seçimi ile Başlayan Gerileme

2016 sonbaharından bugüne barış süreci nasıl evirildi ? Örnek bir barış sürecinden, çatırdayan bir duruma nasıl ulaşıldı? Tartışmaya anlaşmadan sonra gerçekleşen referandum ile başlayabiliriz. Anlaşmanın imzalanmasının hemen ardından halk oylamasına sunulan barış anlaşması, yüzde 50,24 oyla reddedildi. O zamanki cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos ve FARC liderliği buna rağmen çatışmayı dindiren açıklamalarda bulundu. Open Democracy’nin yorumuna göre anlaşma, referanduma sunulduğunda siyasi bir araç haline geldiğinde ivmesini kaybetti ve kutuplaşma toplumsal barışın önünü kesti. Fakat Santos’un barışı koruyan tavrı, FARC’ın ateşkesi koruması ve uluslararası toplumun desteği barış sürecini canlı tutmaya devam etti.

Anlaşmanın çatırdamasını sağlayan ana faktörlerden birinin 2018 yılında muhafazakar ve anlaşmayı eleştiren Iván Duque’nin cumhurbaşkanı seçilmesi olduğunu söylemek mümkün. Atlantic dergisinde yazan Juan Arredondo’ya göre şiddetin artmasında bir çok faktörün yanında öncelikli olarak barışa siyasi desteğin olmaması öne çıkıyor. Duque’nin seçimi ile birlikte şiddette açık bir artış ve siyasi katılımda sarsıntı yaşandı. Artan şiddet ortamında Duque, anlaşmanın getirdiği adalet mekanizmalarını ve süreç için gereken bütçeyi hedef aldı.

FARC’ın siyasi temsilindeki kırılmalarından biri geçtiğimiz sene yaşandı. Barış görüşmeleri sırasında grubu temsil eden kıdemli bir FARC komutanı olan Iván Márquez, Senato koltuğunu bırakıp saklandığını açıkladı ve daha sonra kendisinin ve bir grup muhalifin yeniden silahlandığını söyledi. Bu kararını hükümetin ihanetinden ötürü aldığını belirtti[3]. Ayrıca 2019 sonbaharının sonlarında Kolombiya ordusu tarafından düzenlenen askeri baskında 12-17 yaş arası 8 çocuğun öldürüldüğü haberi geldi ve Iván Duque ve kabine üyelerine karşı artan hoşnutsuzluğu körükledi. Artan şiddet, yolsuzluk ve hükümete karşı ekonomik hoşnutsuzluğun birleşmesi ile kitlesel eylemler gerçekleşti. Hükümetin barış anlaşmasına sadık kalacağına dair inançta önemli bir düşüş oldu.

Akademik çalışmalar ve uluslararası gözlemciler hükümetin barış için gerekenleri yapmadığının ısrarla altını çiziyor. Barış anlaşması ile birlikte Normalleşme için Yerel Geçiş Alanları, FARC’ın sivil hayata yeniden entegre edilmesi için kurumsal yapı ve ülkenin hazırlanması için gerekli koşullarını yaratmak amacıyla oluşturulmuştu[4]. Madrid Complutense Üniversitesi’nden Rios Sierra’nın da belirttiği gibi yerel düzeyde çözülmemiş bölgesel hükümet yetersizlikleri de özellikle FARC ile silahlı çatışmanın vurduğu bölgenin çoğunda yokluğu hakim kılıyor ve yeni bir şiddet dalgası yaratıyor. Hükümetin yetersiz finansmanının süreci baltaladığını belirten Rios Sierra kaynakların şiddetten en çok etkilenen yerlere dağıtılmasındaki aşırı yavaşlığın; ya da yasal engellerin bu gerilemeyi yarattığını söylüyor. Akademisyen Shauna N. Gillooly de bu bölgelerde, hükümetin anlaşmalarda vaat ettiği sağlık, içme suyu ve barınağın yokluğunu vurguluyor. Yerelin sorunlarına, ihtiyaçlarına ve dinamiklerine odaklanmayan bir süreç ise aşağıda bahsedilecek şiddet sarmalını körüklüyor.

Pandemi Kıskacında Topluluk Lideri ve Hak Arayıcılarına Yönelik Saldılar ve Suikastler

London School of Economics (LSE) bünyesindeki Kadın, Barış ve Güvenlik Merkezi’nde araştırmalarını yürüten Dr. Elena B. Stavrevska Kolombiya’da barış anlaşması imzalandığından beri siyasal şiddet ve cinayetlerin arttığının[5] ve özellikle pandemide öldürülen aktivist ve topluluk liderlerinin sayısının çok yükseldiğinin altını çiziyor. Birleşmiş Milletler (BM) 2020’nin başından bu yana en az 42 katliam kaydettiğini, ve bunun 2016’nın eski FARC savaşçılarıyla barış anlaşmasının imzalanmasından bu yana en yüksek rakam olduğunu söyledi. Uluslararası Kriz Grubu’nun raporuna göre 2016’dan bu yana en az 415 topluluk lideri öldürüldü ve yüzlerce daha fazla tacize uğradı veya zorla yerinden edildi.

Daha çok yerelde yaşanan bu şiddet süreci barışın neden gerilediğini anlamak için çok önemli. Anlaşmanın çatırdamasında bir önemli noktanın ise suç çeteleri ve uyuşturucu kaçakçıları yeniden ortaya çıkması olduğunu söylemek mümkün. Arredondo’nun gösterdiğigi gibi bu gruplar Kolombiya’nın yasa dışı uyuşturucu ve madencilik endüstrilerini kontrol etmek için sendika örgütleyicileri, yerli liderler, çevreciler ve topluluk aktivistlerini hedef alıyor. Bu gruplar silah bırakan FARC militanlarının bölgelerinde kontrol sağlamayı amaçlıyor. Devlet ise yereldeki lider ve hak arayıcılarını koruyamıyor.

Uluslararası Kriz Grubu’nun birkaç gün önce yayınlanan raporu cinayetlerin büyük çoğunluğu Antioquia, Cauca ve Chocó gibi çatışmalardan uzun süredir etkilenen bölgelerde meydana geldiğini belirtiyor. Rapora göre savcılar tarafından tutulan rakamlar, cinayetlerin yüzde 59’unun kimliği tespit edilebilen silahlı gruplara, yüzde 39’unun bilinmeyen kişi veya gruplara ve yüzde 2’sinin askeri görevlilere atfedilebileceğini gösteriyor. Çalışmanın belirttiği gibi suikastlar ve tehditler kolektife “sessiz kalma, belirli hakları savunmayı bırakma veya silahlı grupların çizdiği görünmez sınırlar içinde kalma[6]” mesajını yolluyor. Aynı zamanda kadınların cinsel şiddet tehdidi alma veya çocuklarının ya da aile üyelerinin taciz edildiğini görme olasılıklarının çok daha yüksek olduğunun altı çiziliyor. “LGBT topluluğunun liderleri, kendilerine yönelik şiddet içeren ve hatta ölümcül niyetlere açık bir referans olan “sosyal temizlik” ihtiyacını öne süren mesajlar aldıklarını[7]” bildiriyor.

KOVID-19 bağlamında ise altı aya yakın bir süre boyunca virüsün yayılmasını sınırlamak için ülke içi seyahatlerin kısıtlanması ile birçok uzaktaki topluluğun izole edildiği vurgusu yapılıyor ve “silahlı gruplar hükümetin dikkat dağınıklığından yararlanarak topraklardaki kontrollerini sıkıştırdıkları” söyleniyor. Pandemi sürecindeki veriler iki aylık kısıtlamalar esnasında, topluluk lider cinayetlerinin, ulusal cinayet oranı yüzde 16 düşerken, yüzde 53 arttığını gösteriyor[8].

Kırılgan Gelecek

Mevcut gelişmeler hükümetin barışı tesis etmesi için hem güven sağlaması hem de sağlam adımlar atması gerektiğini gösteriyor. Özellikle bu sene yaşanan saldırı ve katliamlar Duque hükümetinin barış anlaşmasının ana noktalarından biri olan sivil toplumun korunmasını sağlayamadığını gösteriyor. Fakat 2016 yılında görkemli törenler ve sembolik birliktelikler ile başlayan umut sönmüş değil. Geçtiğimiz sene ekonomik ve sosyal sorunların bir arada protesto edilmesi ve kitlesel protestolardaki barış vurgusu, barış için desteğin varlığını gösteriyor. Hem yerelde hem de şehirlerde kadın örgütleri, mağdurlar, sivil toplum adalet aramaya devam ediyor. Son analiz ve araştırmaların gösterdiği en acil dönüşüm yerelde barış anlaşmasının maddelerini uygulamak; insan hakları aktivistleri ve yerel liderleri korumak oluyor.


[1] FARC aynı kısaltmayı kullanarak siyasi partisinin adını “Halk için Alternatif Devrimci Güç” yapmıştı.

[2] Demos’un Kolombiya raporu süreçte, kadınların ve LGBTQİ+ kesimin barış inşacısı olarak daha önceki hiçbir örnekte bu derece tanınmamış olmasıyla öne çıktığını belirtiyor. https://demos.org.tr/baris-ve-toplumsal-cinsiyet-kolombiya-baris-sureci-raporu/

[3] Open Democracy ayrıca hükümetin toprak dağıtımı ile ilgili taahhütlerini yerine getirmediğinin de altını çiziyor ve sonuç olarak, FARC muhaliflerinin faaliyet gösterdiği alanlarda daha fazla çatışma ortaya çıktığını belirtiyor.

[4] Anastasia Shesterinina The Conversation’daki yazısında 13.000’den fazla eski savaşçının sivil olarak yaşadığını ve bazılarının sivil hayata topluluklar olarak girerek kolektif bir yol izlediğini, diğerleri kendi işlerini kurup, iş piyasasına girdiğini veya ailelerine geri döndüğünü belirtiyor. Bunun yanında birçok eski FARC üyesi, geçiş bölgeleri olarak kurulan kırsal yerlerde gruplar halinde yaşadığını söylüyor.

[5] Sivil toplum örgütü INDEPAZ öldürülen aktivist ve liderlerin listesini tutuyor. http://www.indepaz.org.co/lideres/

[6] Sayfa i

[7] Sayfa 10

[8] Sayfa 26

Altın Şafak’a Karşı Mücadele ve Magda Fyssa

Bu yazı Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu’nda yayınlanmıştır ve yazının sonuna okuma listesi eklenmiştir.

Fotoğraf: Ekathimerini

Yunanistan’da geçtiğimiz günlerde neo-Nazi Altın Şafak partisi hakkında tarihi bir davada tarihi bir karar gerçekleşti. BBC Türkçe’nin haberinde belirttiği gibi aralarında parti liderinin ve milletvekilliği yapmış kişilerin de bulunduğu 70’e yakın kişi, ‘bir neo-Nazi partisinin parçası olarak’ suç örgütü kurmak, bu örgütte yer almak ve yönetmek, kara para aklamak, şantaj, izinsiz silah bulundurmak ve ırkçı şiddet eylemleri düzenlemek suçlamalarıyla yargılandı. İçinde üst düzey yönetici ve eski vekillerin bulunduğu 30 kişiye farklı cezalar verildi, hapis cezası alanların tutuklanması kararlaştırıldı. Altın Şafak aleyhindeki dava, kısmen geniş ölçeği nedeniyle uzun süredir devam ediyordu. 120 tanık ve yüzden fazla şiddet olayıyla suçlanan 69 sanık (18’i eski Parlamento üyesi) vardı.

Bu davanın ana takipçilerinden ve savunucularından biri davalardaki varlığı ve aktivizmi ile oğlunu Altın Şafak üyelerinin saldırısında kaybeden Magda Fyssa oldu. Fyssa, Altın Şafak’a karşı mücadelenin ön saflarında yer aldı.

Keep Talking Greece isimli haber sitesinin belirttiği gibi Magda Fyssa, 18 Eylül 2013’te 33 yaşındaki oğlu Pavlos’un Altın Şafak üyesi tarafından kalbinden bıçaklandığını öğrendi. Pavlos Atina’da ailesinin evinden çok da uzakta olmayan bir kaldırımda öldürülmüştü. Magda oğlunun ölümünden sonra Antifa ve demokratik destekçilerin yardımıyla sol görüşlü olduğu için öldürülen oğlu için büyük bir kampanya başlattı. Altın Şafak üyeleri Pavlos’tan bir kaç ay önce Pakistanlı bir göçmen olan Sahzat Lukman’ı işe giderken öldürmüştü.

Fyssa, Nisan 2015’teki Altın Şafak davasının başlangıcından bugüne kadar 453 mahkeme oturumundan hiçbirini kaçırmadı. Mahkeme salonunda oğlunun cinayetinin tüm korkunç ayrıntılarını ve “bıçağın kalbinde nasıl büküldüğünü” duymak zorunda kaldı. Altın Şafak destekçileri tarafından hakaret, saldırı ve tehditlere maruz kaldı.

Geçtiğimiz hafta Altın Şafak Partisi’nin tarihi bir karar ile “suç örgütü’ olduğu kararı açıklandıktan sonra “başardın oğlum” diyerek haykırması sosyal medyada çokça paylaşıldı ve Fyssa’nın uzun mücadelesini gözler önüne serdi. Duruşma öncesinde adliyenin önünde 15 binden fazla kişi partiye karşı toplandı. Adliyenin önünde toplananlar ise “Pavlos yaşıyor” sloganları atarak Fyssa’yı ve Altın Şafak’a karşı mücadeleyi destekledi.

Moira Lavelle’nin the Wire dergisinde belirttiğini gibi avukatlar, şiddetin örgütün en tepesinden Nazi ideolojisiyle yapıldığını kanıtladı. Bu çarşamba günü diğer cezalar ile birlikte Fissas’ı bıçakla öldüren Altın Şafak üyesi Yorgos Rupakias’a ise oy birliğiyle ömür boyu hapis cezası verildi.

Bu karar, 2008 ekonomik krizinden sonra yükselişe geçen, göçmenlere, ırkçılık karşıtı, LGBTQ aktivistlere, sendikacılara saldırıları ve üyelerinin Nazileri öven açıklamalarıyla bilinen Altın Şafak için önemli bir darbe oldu. Partinin suç örgütü olduğu kararının halihazırda azalmış desteğinin daha da düşüreceği düşünülüyor.

Okuma Listesi

Atlantic, How to Beat the Nazis in 2020 https://www.theatlantic.com/international/archive/2020/10/golden-dawn-greece-far-right/616642/

Neo-fascist Golden Dawn party crashes out of Greek parliament

https://www.aljazeera.com/news/2019/7/8/neo-fascist-golden-dawn-party-crashes-out-of-greek-parliament

Greece’s Nazi Golden Dawn Has Finally Been Ruled a Criminal Organisation

https://thewire.in/world/greeces-nazi-golden-dawn-has-finally-been-ruled-a-criminal-organisation

Why did Golden Dawn’s neo-Nazi leaders get away with it for so long?
Daniel Trilling

https://www.theguardian.com/commentisfree/2020/oct/08/golden-dawn-neo-nazi-violence-greece-political-class

Golden Dawn: the rise and fall of Greece’s neo-Nazis

https://www.theguardian.com/news/2020/mar/03/golden-dawn-the-rise-and-fall-of-greece-neo-nazi-trial

‘Their ideas had no place here’: how Crete kicked out Golden Dawn

https://www.theguardian.com/cities/2018/dec/03/their-ideas-had-no-place-here-how-crete-kicked-out-golden-dawn

Siyah Kadınları Okumak: Claudia Rankine

George Floyd’un ölümünden sonra başlayan yeni dalga Siyah Hayatları Önemlidir protestoları ile birlikte kurumsal ırkçılık, ırk, sömürgeciliğin mirası, sosyal adalet, polis şiddeti, cinsiyetçilik ve kesişimsellik [1] kavramları üzerine artan bir tartışma başladı.

George Floyd “nefes alamıyorum” derken öldürülen ilk siyah Amerikalı değildi. Bitmeyen bir döngü içinde gerçekleşen bu ölüm ve niceleri öfkeyi ve dayanışmayı hakim kıldı ve kılmaya devam ediyor. Bu süreci ve kavramları anlamak için siyah kadın yazarları okumak gerekiyor.

Son zamanlarda artan protestolar ile birlikte siyah yazarları ve ırkçılığı anlatan kitapları okuma çağrıları ve okuma listeleri yapıldı. Bunların içinden James Baldwin’in eserleri, Reni Eddo-Lodge’un “Neden Artık Beyazlarla Irkçılık Üzerine Konuşmuyorum” (Why I’m No Longer Talking to White People About Race) kitabı, Angie Thomas’un “Verdiğin Nefret” (The Hate U Give) romanı gibi kadın yazarların kitapları öne çıktı.

Claudia Rankine siyah olma, siyah bir kadın olma durumunu, ırkı ve ırkçılığı, en iyi anlatan kadın yazar ve akademisyenlerden biri. Daha çok şiirleri, zaman zaman oyunları ve gazete köşelerinde yazdığı günlük ırkçılık hikayeleri ile tanınıyor.

Ben Rankine ile 2015 yılında 9 kişinin hayatını kaybettiği Charleston, Güney Carolina siyahi kiliseye düzenlenen saldırıdan sonra New York Times’da ele aldığı yazı sayesinde tanıştım [2]. O yazısında siyah olma halinin sürekli yasta olmak olduğunu söylemiş ve siyah kadınların hikayelerini anlatmıştı. Yazının şu bölümü özellikle çarpıcıydı:

“Sadece siyah olduğunuz için öldürülebileceğinizi bilmenin günlük zorluğunu kopyalayabilecek gerçek bir empati hali yok: eliniz ceplerinde olduğu için değil, müzik çaldığı için, ani hareket yaptığınız için, arabanızı sürdüğünüz, gece yürüdüğünüz, şu caddeye, o binaya girdiğiniz için değil… “

Rankine bu yazısında “Siyah Hayatları Önemlidir” hareketinin belki de en iyi tanımlarından birini öne sürüyordu. Ona göre siyah hayatlar güvencesizlik içinde yaşamaya devam ettikçe, bu hareket yas tutmaya devam edecekti. Yas tutarak unutmayı engelleyecekti.

Vatandaş

Bu videoda Rankine kitabından bir bölüm okuyor.

Rankine Vatandaş (Citizen) olarak bilinen Citizen: An American Lyric şiir kitabında kendi tecrübelerinden başlayıp, başka siyah (ve bazen beyaz) hayatları da bir araya getirerek uzun bir şiir yazıyor. Kitabın ilk bölümlerinde, isim verilmeden anlatılan bir okul hikayesinde “bilinçsiz ırkçılığın” ne olduğunu gösteriyor:

“O bir istek yapmadığı sürece konuşmuyorsunuz ve daha sonra sana güzel koktuğunu ve yüz hatlarının beyaz bir insanınkine benzediğini söylüyor. Sen onun senden kopya çekmesine izin verdiğin için teşekkür ettiğini ve neredeyse beyaz bir insandan kopya çektiği için daha iyi hissettiğini düşünüyorsun.”

Bir çok ödül alan bu kitap farklı vakalarla siyah karşıtı ırkçılığın Amerikan kültüründe nasıl var olduğunu gözler önüne seriyor. Rankine kitabının adını Vatandaş koymasının nedeninin toplumda kimin o statüye sahip olduğuyla ilgili bir soru sormak olduğunu söylüyor. Vatandaş Serena Williams’ın [3] maruz kaldığı ırkçılık ve cinsiyetçiliği, Trayvon Martin’in ölümü, daha çok yoksul ve siyahların etkilendiği Katrina Kasırgası sonrası yaşanan hükümet ilgisizliğini ve farklı seslerin tanıklığını bir araya getiriyor.

Beyazlığı Yeniden Düşünmek

Şiir kitapları ve akademik çalışmaları Rankine’in gerçek bir değişimin gerçekleşmesi için beyazlığın anlaşılması gerektiğini gösteriyor. Rankine bir söyleşisinde beyazlığın hakimiyetini sürdürmesi için merkezileştirildiğini, paranoyasını, şiddetini ve öfkesini hiçbir zaman sorgulamadığını söylüyor. Ona göre bu döngü aynı şekilde yıllardır işliyor.

Rankine son yıllarda beyazlığın ve beyaz ayrıcalığının anlaşılmasına odaklanıyor. Yale Üniversitesinde Beyazlığın İnşası dersini veriyor [4] ve yazılarında beyazlığı anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Geçtiğimiz sene New York Times’da çok ses getiren “Beyaz Erkekler Ayrılacakları Hakkında Ne Düşünüyor” teması altında bir yazı kaleme aldı. Bu yazıdan ve o yazıya gelen tepkilerden de yola çıkarak “Yardım” isimli bir tiyatro oyunu yazdı. Rankine o yazısında ve oyunda Business Class sıralarında siyah bir kadının beyaz erkeklerle gerçekleşen karşılaşmalarını anlatıyor. Rakine yolculuk sırasında onlara kendi ayrıcalıkları hakkında ne düşündüğünü soruyor ve onların ayrıcalığını zaman zaman ekonomik duurm ile bağdaştırdığını, sorumluluk hissetmediklerini ve göremediğini açığa çıkarıyor.

Siyah Kadınları Okumak

Rankine bir mülakatında “siyasi ve sosyal dünyamın dinamiklerini içermeyen özel bir dünya yok” demişti ve o dünyayı eserlerinde görmek mümkün. Rankine, kurumsal gücün, ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin dinamiklerini, ayrıcalığı en iyi anlatan yazarlardan biri. Yazılarında kaybedilmemesi gereken hayatları, ve beyazlık çalışmaları özellikle görünmeyen ırkçılığın nasıl işlediğini gösteriyor. Siyah olma, ve siyah kadın olma durumunu anlamak için siyah kadın yazarları daha da okumak ve tanımak gerekiyor. Umarım onu ve yazılarını daha çok görebiliriz.

Notlar

[1] Kimberlé Crenshaw’ın geliştirdiği kesişimsellik kavramı “siyah kadınların deneyimlerini şekillendirirken, ırk ve cinsiyetin birbiriyle etkileşime girdiği” şekilleri inceliyor. Crenshaw’ın bu konuyu ele aldığı bir yazının Gizdem Akdur tarafından çevirisi okunabilir.

[2] Rankine’in bu yazısı New York Times’ın internet sitesinden okunabilir ya da dinlenebilir.

[3] Rankine kitabın yayınlanmasından sonra New York Times Magazine’de Williams ile bir mülakat yapıyor.

[4] Rankine’in birkaç hafta önce beyazlığı tartıştığı bir mülakat.

Onlyherstory: “Sıradan” Kadınların Hikayesini Anlatmak

Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu

Onlyherstory (Sadece Onun Hikayesi) Instagram sayfası aracılığı ile Türkiye’deki “sıradan” olarak nitelendiren fakat mücadele ile dolu olan kadınların hayat hikayelerini takipçilerine aktarıyor.

Bugüne kadar fotoğraflar ile birlikte yetmişi aşkın kadının hikayesini aktardı.

Sayfanın kurucularından proje koordinatörü ve yaratıcı yazarlık çalışmaları alanında çalışmalarını yürüten Derya Atlas ile konuştuk.

Onlyherstory sayfanız aracılığı ile Türkiye’de hayatlarımıza dokunmuş kadınların hikayelerini anlatıyorsunuz. Bu projeye ne zaman, nasıl başladınız ? Bu sayfayı kurma fikri nasıl oluştu ?

Ablam Duygu bize arada sırada eski aile fotoğrafları yollamayı çok sever, aile arşivinin çoğu da ondadır. Bundan iki sene önce durgun bir yaz günü anneannemizin fotoğraflarına bakarken “Niye bunları hikayeleştirip paylaşmıyoruz ki?” dedi. Biz, erken yaşta babasını kaybetmiş ve hayatında erkek figürü olmayan çocuklar olarak hep kadınların arasında, genelde bir mutfak masasının etrafında onların hikayelerini, hayatlarını dinleyerek büyüdük. Onlar belki bazıları için “sıradan” olabilirdi ama bizim hayatımıza damga vurmuş kadınlardı. Tez canlılıkla bir Instagram hesabı açtık ve kendi aile kadınlarımızın ağzından onların hikayelerini anlatmaya başladık.

Bu sayfa aracılığı ile “sıradan” olan hayatların aslında ne kadar sıradan olmadığını ve farklı mücadeleler ile şekillendiğini gösteriyorsunuz. Başladığınızda sitedeki içerik ile ilgili düşünceleriniz-planlarınız nelerdi, ilk hikayenizi nasıl yazdınız ve zamanla gelen hikayelerle sayfanız nasıl şekillendi ?

Amacımız hayatımızdaki kadınlardan başlayarak onlara başrol verip seslerini geçmişten duyurabilmekti. Genelde erkeklerin hikayelerinde yan karakter olan ve belli rollerde konumlandırılan tiplemelerin çok ötesinde, girift hikayelerimiz var bizim. İlk hikayemizin başrolü anneannemiz Kâmuran hep güçlü duran, biraz da vakur bir karakterdi fakat hayatının erken dönemini şekillendiren üstü örtülü bir erkek şiddeti vardı. Projemizin ana görseli olarak da kullandığımız Kâmuran’ın hülyalı güzelliği ve Mona Lisa-vari kriptik gülüşünün ardında bir hikaye olduğunu sezebiliyorsunuz. Zamanla, bize sevgili okurlarımızdan gelen her anlatıyla birlikte daha keskin tarihi dönemlere, kimliklere ve deneyimlere bakabilme şansımız oldu. Bu açıdan daha birbirleriyle kesişen ve kapsayıcı hikayeler anlatabiliyoruz artık.

Hikayelerin kadınların sesiyle yazılmış olması aktarımı eşsiz kılan özelliklerinden biri. Size hikayeler nasıl yollanıyor ve yazma sürecini nasıl gerçekleştiriyorsunuz ?

Hikayeler bize okurlarımız tarafından Instagram veya e-posta üzerinden yollanıyor. Geliş sırasına göre oluşturduğumuz epey kabarık bir yayın listemiz var. Bazıları bütüncül bir hikaye olarak geliyor, bu durumda zamanımızı hikayeyi düzenleme ve detaylandırmaya adıyoruz. Anlatı olarak aktarılanlarda ise düzenlemenin yanı sıra birinci ağızdan edebileştirerek yeniden yazım ve hikaye sahibiyle soru-cevap süreci daha yoğun ilerliyor.

Şu anda projeyi Duygu Atlas, Mesut Alp ve bendeniz yürütüyoruz. Biri tarihçi, biri arkeolog ve ikisi de usta hikaye anlatıcıları; bu sebeple her hikayeyi titizlikle, disiplinlerarası bir bağlamda inceliyoruz. En büyük önceliğimiz, ana akım medya ve kültürde yer bulmayan hikayeleri anlatmak ve etnisite, dil, din, yöre ayrımı gözetmemek, dolayısıyla olabildiğince çeşitli kadın deneyimleri anlatmak.

Sizce Türkiye’deki kadın hikayeleri birbirine nasıl bağlanıyor ? Bu hikayeleri aktarırken gördüğünüz benzerlikler ve farklılıklar neler ?

Kadın mücadelesi bu hikayelerin tam ortasında. Bir kere her kadının mücadelesi hep aleyhlerine işleyen ve onu bir gruba koymaya çalışan patriyarkal düzene karşı. Doğdukları dönem, yaşadıkları coğrafya, konuştukları dil ve sahip oldukları inançlara göre daha katmanlı mücadelelere dönüşüyor bu hikayeler. Daha kapsayıcı bir kadın dayanışması için tek tip değil, daha çok farklı kadın deneyimlerini konuşmaya ihtiyacımız var. Onlyherstory’nin ulaştığı kitlenin büyüklüğü ve çeşitliliği görünce bunu bir nebze başarabildiğimizi düşünüyoruz.

Sayfanızı gün geçtikçe daha çok kişi takip ediyor ve çok fazla yorum ve dayanışma mesajı alıyorsunuz. Hikayeleri hem Türkçe hem İngilizce anlatıyorsunuz, Türkiye’de ve Türkiye dışında nasıl bir geri bildirim aldınız ?

Hikayeleri Türkçe yazıyoruz, fakat Türkiye’de otuzu aşkın dil konuşuluyor, Kürtçe başta olmak üzere. Dilin önündeki engeli kaldırmak, anlatılan deneyimi de özgürleştiriyor. Bu yüzden ne kadar fazla dilde yapabilirsek, o kadar çok kişiye ulaşmış oluyoruz. İngilizce anlatmamızın genel nedeni, Türkiyeli kadınların görünürlüğünü arttırmak. Ayrıca, üçümüz de yurtdışında yaşadığımız için gözbebeğimiz bu projeyi evrensel bir dil olan İngilizcede anlatabilmek bizim için çok önemli.

Bundan sonra sayfa ve hikayelerin aktarımı ile ilgili başka projeleriniz var mı ? Nasıl bir yol izlemeyi düşünüyorsunuz ?

Çok yoğun iş tempolarımıza rağmen aklımız fikrimiz Onlyherstory’de. Daha çok vakit ayırıp projeyi büyütmeyi, daha çok hikaye yayınlamayı arzu ediyoruz. Yakında web sitemizi açacağız. Pandemi öncesi daha fiziksel planlarımız vardı, hatta Oxford Üniversitesi’nde bir “yaşamyazıcılığı” atölyesi yapacaktık. Bugünlerde projeyi nasıl kitaplaştırabileceğimiz üzerine kafa yoruyoruz. Genel olarak, projeye anlamlı bir fon bulmak, spesifik coğrafya veya konu odağında detaylı çalışmalar yapmak, sergi ve Youtube kanalı açmak gibi pek çok fikrimiz var. Fakat amacımız hep aynı: sesini duyuramamış kadınların hikayelerini geniş kitlelere duyurmak ve farkındalık yaratarak kadın dayanışmasını güçlendirmek.

Kadın, Barış ve Güvenlik Merkezi’nden Elena B. Stavrevska ile Söyleşi

London School of Economics (LSE) bünyesindeki Kadın, Barış ve Güvenlik Merkezi’nden Dr. Elena B. Stavrevska savaş sonrası toplumlarda toplumsal cinsiyet, kesişimsellik, geçiş dönemi adaleti ve politik ekonomi üzerine akademik çalışmalarını yürütüyor.

Bu konulardaki makaleleri International Peacekeeping ve Civil Wars gibi uluslararası hakemli dergilerde yayınlandı. Geçtiğimiz sene editörlüğünü yaptığı Economies of Peace: Economy Formation Processes in Conflict-Affected Societies (Barışın Ekonomisi: Çatışmadan Etkilenmiş Toplumlarda Ekonomi Kuruluş Süreçleri) isimli kitabı Routledge’dan yayınlandı.

Teorik katkılarının yanı sıra, daha çok Bosna-Hersek ve Kolombiya vakalarına odaklanan çalışmaları kapsayıcılık ve barışın politik ekonomisi temalarını ele alıyor. 2016 yılında yayınlanan ortak yazarlı bir çalışmasında AB’nin sivil toplum örgütlerine desteğinin iç siyasete etkisini ve kurumun kendi çıkarlarıyla/normlarıyla ilişkisini inceliyor. 2018 yılında yayınlanan makalesinde çatışma sonrası toplumlarda mikro finansın kadınların eylemliliğindeki etkisini tartışıyor. Makalelerine Academiasayfasından erişilebiliyor.

Elena, geçtiğimiz hafta Sarah Kenny Werner ile birlikte Ülkeye Özgü BM Güvenlik Konseyi Kararlarının Dilinde Kadın, Barış ve Güvenlik Gündeminin Kaybolması başlığı altında kadın, barış ve güvenlik gündemine uyum üzerine bir sunum gerçekleştirdi. Yazdıkları rapor üzerine konuştukları toplantıda akademik çalışmaları pratiğe çevirme vurgusunda bulundu. Biz de SES olarak, hem bu çalışmalarında öne çıkan konuları aktarmak, hem de kendi hikayesi, akademide kadın olmak üzerine kendisi ile mülakat gerçekleştirdik.

Begüm: Sanırım akademisyenlere sorulan ilk soru hep bu: araştırma konuna ve sürecine nasıl başladın?

Elena: Ben barış çalışmalarına galiba doğal olarak başladım. Yugoslavya parçalanmadan önce bugünün Sırbistan’ında doğdum. Biz ilk olarak Kosova’ya sonra da Makedonya’ya taşındık. Tüm aile federasyonun farklı bölgelerine dağıldı. Benim erken yaştaki siyasi anılarım bu çatışma ile ilgiliydi. İlk öldürülen askerlerden biri benim memleketimdendi. Herkes bu genç yaşta gerçekleşen ölümün ardından sokaklara çıkmış, yas tutmuştu. Çocukluğumdan beri insanların birbirlerini neden öldürdüğü sorusunu merak ettim. Özellikle onlarca yıl birbirini tanıyan insanlar, beraber yaşayan ve benzer yaşam tecrübeleri olan insanların… Bir insan başka bir insanı neden öldürür ? Buna halen bir cevabım yok çünkü günün sonunda bu psikolojik bir soru ama çıkış noktam çatışma süreçlerini ve sonra nasıl iyileşebileceğimizi anlamak oldu.

Toplumsal cinsiyet meselesi, hem sivil toplum örgütlerindeki çalışmalarımda hem de aktivist olarak da hep aklımdaydı. Ben hayatımda her şeyi yapabileceğime inanacak şekilde yetiştirildim. Anneannem okuma yazma bilmiyordu. Annem kendi köyünden üniversiteye giden ilk kadındı ve zamanında skandal olmuştu. Köydekiler ona karşı durdu, ve o zaman “üniversiteye gidiyorsa devamı gelir” zihniyetiyle düşündüler. Ben de nesiller boyu artan haklarımızın farkındalığı ile toplumsal cinsiyet ve sınıf konularına odaklandım. Ana çıkış noktam bu oldu. Kolombiya ve Bosna-Hersek dünyanın iki ucunda; barış anlaşmaları ise birbirinden çok farklı. Bosna-Hersek’in anlaşması dışlayıcıyken, Kolombiya’nınki ise kapsayıcı olduğu için çok fazla övgü aldı. Pratiğe geçirilmelerinde sorunlar olsa da bu iki uçtaki vakalar ile ilgilendim. Kapsayıcılık ve dışlayıcılık toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf ile de ilgili. Ben de bu noktalar ile yola çıktım.

Begüm: Son yıllarda hem Türkiye’de, hem de uluslararası kurumlarda, hem akademide kadın olmak üzerine bir tartışma başladı. Kadın akademisyenler sahada ve akademik kurumlarda kadın olmak üzerine kendi tecrübelerini paylaşmaya başladılar. Senin tecrübelerin bu konuda nasıldı ?

Elena: Evet, kadın olmak hem saha çalışmasında hem de akademik kurumlarda tecrübemi şekillendirdi. Kadın olmak saha çalışmasında sorulan soruları ve verilen cevapları etkiliyor. Bu konu ile ilgili yeni bir makale ele aldık. Kadın olmanın yanında nereden geldiğiniz, konuşulan diller, yaş ve sosyo-ekonomik durumunuz da karşı tarafın sizin hakkınızdaki algılarını belirliyor.

Benim tecrübelerimde Bosna’da “onlardan” ve “arkadaş ülkeden” olduğum için tehdit olarak görülmedim. Tanımadığım, bilmediğim insanlar tarafından yemeklere ve kahveye davet edildim. Bosna’daki saha çalışmamda bana çok kapı açıldı, orada beni arayıp doğru kişiyle konuşup konuşamadığımı kontrol edip, yardım edebilecekleri bir şey olup olmadığını hep kontrol ettiler. Kolombiya’da ise bu Mart ayında yerli kadınlar ile mülakatlar gerçekleştirdim. Yerli halk ile mülakat sürecinde gördüğüm şey ise tecrübelerinden ötürü araştırmacılara kuşku ile yaklaşabildikleriydi. Buna yurtdışından gelenler de dahil. Bu durumda kadın olmam başka kadınlarla mülakat yapabilmemde rol oynadı. Fakat bunun yanında beni kimin tanıştırdığı da önemliydi.

Akademide kadın olmayı anlatmak için (akademik çalışmaları için de öyle) daha demin de altını çizdiğim gibi kesişimselliği anlamamız gerekiyor. Kesişimsellik derken ırk, sınıf, ve kolonyalizmin etkilerini düşünmek gerekiyor. Çünkü ben sadece bir kadın değilim, ben göçmen bir kadınım, ana dili İngilizce olmayan bir kadınım ve belli bir geçmişten geliyorum. Batı akademisinde ise bu benim hakkımdaki beklentileri şekillendirdi. Mesela ben Balkanları çalışması gereken biri gibi algılandım, ya da eski Yugoslavya bölgesini… Bunun getirdiği sorun ise sanki sadece o konuyu bilebilecek biri gibi algılanmak oldu. Başka bir mesele ise Yugoslavya coğrafyasını tarafsız biri olarak ele alamayacak biri gibi düşünülmekti. Bir yandan en iyi bildiğiniz bölgeyi çalışmak için teşvik ediliyorsunuz, bir yandan da tarafsızlığınız hakkında sorgulanıyorsunuz. Ana akımda bu trend olsa bile şu an akademideki farklı, indirgemeci olmayan alanlar da büyüyor. Benim çalıştığım merkez de bu alanlardan biri.

Begüm: Akademik çalışmalarına dönersek çatışma sonrası toplumlarda uluslararası aktörlerin rolünü irdeleyen araştırmalar gerçekleştirdin. Bu çalışmalarında AB gibi uluslararası ve bölgesel aktörlerin olumlu etkileri yanı sıra kurumsallaşma, uzun dönemli etki ve taban ile yetersiz etkileşim hakkında eleştirilerin oldu. Uluslararası aktörler çatışma sonrası süreçlerde kadınların rolünü ve onlara açılan alanı arttırmak için neler yapabilir ? Kurumsal sorunları çözmek için nasıl adımlar atabilir?

Elena: Buna dosdoğru bir cevap vermek zor. Tüm aktörler için söylemiyorum ama bir çok uluslararası aktör sömürgeci bir düşünce ile hareket edebiliyor, “buraya barbarları kendilerinden kurtarmaya geldik” düşüncesi gibi. Bazıları ise bağlamı çok iyi anlamadan geliyor, ya da bağlamı yanlış anlayabiliyor. Bu organizasyonlar kendileri ve yerel aktörler arasındaki güç dinamiğinin ya farkında olmuyor ya da önemsemiyor.

Bosna’da gerçekleştirdiğim bir çalışmada sivil toplum örgütlerinin fon alma süreçlerine bakıyordum. Bazı kurumların önceliklerinin neden değiştiği sorusunu inceliyordum. Kurumların yazılmış hedefleri ile pratikteki projelerindeki uyumsuzluğun en önemli nedeni ise bağış verenlere göre hareket etme zorunluluğuydu. (Unutmamak gerekir ki, bir çok toplumsal hareket ve sivil toplum aktörleri resmi olmadıkları için fon alamıyordu ve bir çok sivil toplumun tek kaynağı fonlar olabiliyordu.) Yabancı hibe veren kurumlara önceliklerin ne olduğu sorusunu sorduğumda yerel sivil toplum gruplarına danışarak karar verdiklerini söylüyorlardı. Fakat yerel kuruluşlar ise fon almak için uluslararası kurumların hedeflerine göre önceliklerini çerçeveleyebiliyorlardı. Bu kadın, kadın hakları meselesi için de önemli. Genelleştiriyorum ama gündemin öncelikleri sahadaki ihtiyaçlar yerine fon verenler tarafından belirlenebiliyor.

Mesela bir çok ülkede, toplumun önemli bir kısmı kırsal alanda yaşasa bile, kırsal bölgede yaşayan kadınlar için fonlar eksik kalıyor. Popüler olan ve olmayan konular, gündemler var. Mesela kadının siyasete katılımı gündemde yukarı seviyedeyken ekonomik olarak güçlendirilmeleri aynı şekilde önemli olmuyor. Özetle, çok karışık bir cevabı olsa da büyük ihtimalle kimsenin fon vermeyeceği bölgelerde etkili oldular. Fakat aynı zamanda o bölgelerdeki öncelikler orada yaşayanlar tarafından belirlenmedi.

Begüm: Bu noktayı şimdiki soruya bağlayabiliriz. Bir çok çalışmanda kapsayıcılığın altını çiziyorsun. Uluslararası kurumlar fon verdikleri toplumlarda daha aşağıdan ve katılımcı bir model kurmak için neler yapabilirler ?

Elena: Bu aslında bugün bazı sözde ırkçılık karşıtı kampanyalarda da gördüğümüz bir şey. Biz siyah bir direktöre sahip olmak istiyoruz fakat “üst kademe” bir aday olmadığı için kapsayıcı olamıyoruz gibi bir gerekçe sunuyorlar. Bu bağlamda erken başlamak önemli. Önemli olan potansiyeli erken keşfetmek ve desteklemek. Eğitim ve gelişim süreçlerinde yer almak. Ne yazık ki sivil toplum örgütlerinde stajyerler ucuz iş gücü olarak görülebiliyor. Bunu aşmak için onları bir işgücü olarak değil, insanlığını öne çıkaran bir şekilde görmemiz gerekiyor. Kurumlar kafa yapılarını değiştirmeli. Sadece direktör olmak değil mesele. Dönüşüm gerçekleştirmek isteyenler erken başlamalılar, kurumsal yollar ve destek alanları bulmalılar. Kurumlar bu dinamiklere göre dönüşmeli. En önemli nokta bu bence.

Begüm: Son sorumuz! Yakın zamanda Kolombiya’nın barış sürecinde yerel halkın katılımı ve koronavirüs hakkında bir yazı kaleme aldın. Kolombiya barış anlaşmasının kapsayıcı bir anlaşma olmasının nedenini de karşılaştırmalı olarak akademik çalışmalarında anlatmıştın. Bu süreçte barış sürecinin partisi ve geleneksel olarak resmi mekanizmalarda dışlanmış gruplar (hem kadınlar hem de yerliler) nasıl etkilendiler?

Elena: Tabi ki başkent Bogota ve yerlilerin yaşadıkları bölgelerdeki dinamikler çok farklı. Hatırlatmak gerekir ki, Bogota’nın şu an ilerici bir kadın belediye başkanı (Claudia López Hernández) var. Genel olarak baktığımızda Kolombiyalı kadınlar koronavirüsten dünyanın bir çok yerindeki kadın gibi etkilendi. Kolombiya’da da kadınlar pandemik ile mücadelede ön saflarda yer aldılar, fakat bir yandan da cinsel şiddette artış oldu. Başka bir nokta ise kadınların enformel ekonomide yer alması. Sokağa çıkmanın kısıtlanması ve yasaklanması ile bu süreç darbe aldı ve devletten de destek alamadılar.

Yerli halka dönersek, onlar daha çok kırsal ve özerk bölgelerde yaşıyorlar. Kolombiya’da barış anlaşması imzalandığından beri siyasal şiddet ve cinayetler zaten artmıştı[1]. Bu bölgelerde de topluluk liderleri hedefteydi. Herkes kendi evinde kaldığı için bu liderlere ulaşmak daha kolay oldu. Pandemik başladığından beri öldürülen topluluk liderlerinin sayısı çok yükseldi. Saldırıların yanında bu bölgelerde çok ciddi altyapı sorunları var. Bazı bölgelerde su sitemi yok, en yakın hastane ise çok uzakta olabiliyor. Hükümet yardım sözü verse bile gerçekleştirmiyor. Bu bölgelerde madencilik şirketleri pandeminin başında aktivitelerini durdursa bile şu an devam ediyorlar[2]. Tüm bunlara rağmen yerel halk kendini korumak için mekanizmalar gerçekleştiriyor.

Yerlilerin hakları tarihsel olarak hep önemsizleştirildi. Pandemik de aslında bunu gösteriyor. Biri bana bu sürecin eşitsizlik yaratmadığını fakat eşitsizliği yüzeye çıkardığını söylemişti. Bunun çok doğru olduğunu düşünüyorum.

Begüm: Son olarak okuyucularımıza söylemek istediğin bir şey var mı?

Elena: Haklarınızın değerini hafife almayın. Toplumdaki tüm kadınların hakları korunuyor mu ve temsil ediliyor mu ona bakın. Sadece başkentlerdeki, şehirlerdeki kadınların haklarına değil, tüm kadınları düşünün.

[1]Aktivist ve liderlere saldırı konusunda bu haber okunabilir. Kolombiya’da 2019’da 51 İnsan Hakları Savunucusu Öldürüldü https://www.amerikaninsesi.com/a/kolombiya-insan-haklari/4913554.html

[2]Yerel halk ve madencilik hakkında bilgi almak için bu makale okunabilir. https://towardfreedom.org/story/colombian-farmers-continue-push-against-mining-for-peace/

Foreign Affairs: Kadın Siyasetçiler Saldırı Altında

Jamille Bigio ve Rachel Vogelstein, Foreign Affairs dergisinde yayınlanan yazılarında yükselen kadın aktivizmi, temsili ve kadın siyasetçilerin tecrübe ettiği şiddet dalgasını ele aldılar.
Görsel: Foreign Affairs

Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu

Fotoğrafın soldan tarafında gördüğünüz iki kadın siyasetçiden İngiltere’de İşçi Partisi Milletvekili Jo Cox ve Brezilya’da Rio de Janeiro Konseyi Üyesi ve insan hakları aktivisti Marielle Franco artık hayatta değil. İkisi de ülkelerinde artan kutuplaşma sürecinde, hedef gösterildikten sonra öldürüldüler.

Fotoğrafın sağ kısmındaki iki kadın siyasetçi; İngiltere’de Muhafazakâr Parti Milletvekili Caroline Spelman ve Ruanda’da devlet başkanlığı yarışına girmek için mücadele eden Diane Rwigara da hedef gösterilen kadın siyasetçiler arasında. İkisi de, farklı coğrafyalarda, benzer bir şekilde cinsel şiddete maruz kaldılar ve bir çok kadın siyasetçi gibi hala kalmaya devam ediyorlar.

Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi) Kadın ve Dış Politika Programından’dan Jamille Bigio ve Rachel Vogelstein’in, geçtiğimiz aylarda Foreign Affairs dergisinde yayınladıkları “Kadın Siyasetçiler Saldırı Altında” başlıklı yazısı da tam da bu şiddetin boyutlarını gözler önüne seriyor. Bigio ve Vogelstein, kadınların siyasete katılımının artmasıyla birlikte toplumsal cinsiyet temelli şiddetin de yükseldiğinin altını çiziyor.

Şiddetin çeşitli, ve özellikle çevrimiçi boyutlarını tartıştığımız bu günlerde, yazının öne çıkan bölümleri şöyle:

Son yıllarda yükselen kadın aktivizmi dalgası tüm dünyaya yayılmış durumda. Bu aktivzm kadının siyasetteki temsiline de yansıyor. 2018’de, Afganistan ve Irak’taki kadınlar, eşit haklar için mücadelelerini siyasi arenaya taşıdı ve parlamento seçimlerinde eşi görülmemiş sayıda kadın aday yarıştı. Kadınlar, Eylül 2019 itibarıyla, dünya genelindeki ulusal parlamentolardaki tüm koltukların yüzde 24’üne sahip oldu. Bu oran 20 yıl öncesinin neredeyse iki katına çıktı. ABD tarihinde ilk kez, kadınlar Temsilciler Meclisi ve Senato’daki koltukların yaklaşık yüzde 25’ini doldurdu.

Kadınlar hem sosyal medyada hem de sokakta, sistematik taciz ve ayrımcılığa karşı mücadele ediyor. Kadınlar, oy kullanma haklarını gerçekleştirirken bile erkeklerden dört kat daha fazla şiddete maruz kalıyor. Siyasetteki kadınlar orantısız bir şekilde çevrimiçi alanda hedef alınıyor ve sosyal medyada tacize uğruyor.

2019 yılında kadınlara yönelik siyasi amaçlı saldırılar dünyanın her bölgesinde rekor seviyeye ulaşmış durumda. 2016 yılında gerçekleştiren bir araştırmaya göre, 39 ülkedeki kadın politikacıların yüzde 82’si bir tür psikolojik şiddet, yüzde 44’ü ise şiddet içeren tehdit ile karşı karşıya kaldı.

Kadın temsili sadece bir adalet meselesi değil. Araştırmalar liderlikte cinsiyet çeşitliliğinin daha iyi yönetişimle ilişkili olduğunu gösteriyor. Kadınların siyasi ayrımları aşmakta daha başarılı olduğu gözlemleniyor. 2015 yılında ABD Senatosu hakkında gerçekleşen bir araştırmaya göre, kadın senatörler erkek meslektaşlarına göre daha sık partiler arasında çalışıyor. İsveç’teki Uppsala Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir çalışmanın gösterdiği gibi kadınların siyasete katılımı daha düşük bir iç savaş riski, ve daha az zorla kaybetme ve işkence gibi devletin faili olduğu siyasi şiddet olayları ile ilişkilendiriliyor.

Yazarlar, yazının başında isimlerini hatırlattığımız dört siyasetçinin hikayesini kadınların siyasete katıldıklarında yaşayabildiği şiddeti gözler önüne sermek ve kadına karşı tacizin cinsel ya da toplumsal cinsiyet odaklı olduğunu göstermek için anlatıyor. Verdikleri bir örnekte Ruanda’daki 2017 seçimleri sırasında tek kadın başkan adayı olan Diane Rwigara’nın sahte çıplak fotoğraflarının paylaşıldığını hatırlatıyor ve erkek siyasetçilerin daha çok meslekleri ile ilgili tacize maruz kalırken kadın siyasetçilerin daha çok fiziksel görünümleri ya da cinsel taciz ile karşılaştıklarının altını çiziyorlar.

Tacizciler ayrıca kadın politikacıların arkadaşlar ve ailelerini de tehdit ediyor. 2018’de gerçekleşen bir çalışmada, Bradford Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, Birleşik Krallık’taki kadın parlamenterlerin yüzde 62’sinin bu tarz tehdit ile karşılaştığının altını çizdi. Erkeklerde ise bu oran sadece yüzde 6 da kaldı. Yine bir Birleşik Krallık örneğinde, geçen seçimde 7 kadın siyasetçi tecrübe ettikleri tacizden ötürü tekrar aday olmama kararı almıştı. Yazarların da altını çizdiği gibi, bu tarz şiddet kadınların her zaman siyasetten çekilmesine neden olmasa da etkin bir şekilde siyasette var olmasının önüne engeller koyuyor.

Jamille Bigio ve Rachel Vogelstein yazılarının son bölümünde devletlere, uluslararası kurumlara ve teknoloji firmalarına kadına karşı şiddeti durdurmaları için çağrıda bulunuyor. Bu durumu sona erdirmek için yapılan reformların yanında, onların etkili şekilde uygulanması ve şiddetin daha kapsamlı bir takibinin yapılması gerektiğini söylüyorlar.

Foreign Affairs dergisinin internet sayfasında yer alan yazının tamamına bu linkten ulaşabilirsiniz.

Yemen’de Kadın Hakları ve DeGiSen Toplumsal Cinsiyet Rolleri

Suzy Madigan, Care Insights’da yayınlanan makalesinde Yemen’de 2015 yılında başlayan ve günümüze kadar devam eden çatışma sürecinin kadınların sadece güvenlik ve sağlıklarını değil, aynı zamanda güçlenmek için müzakere edebilecekleri siyasi alanları da etkilediğini söylüyor.
Fotoğraf: Yemenli Barış Aktivisti Muna Luqman, Birleşmiş Milletler

Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu

Doğu Akdeniz’deki tehlikeli gelişmeler, küresel pandeminin getirdiği toplumsal cinsiyet bazlı eşitsizlikler, ve kadınların karar alıcı pozisyonlarda olmasına duyulan ihtiyaç kadınların barış gündemini şekillendirmekte.

1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle platformumuzun koordinatörü ve sözcüsü Gülseren Onanç’ın belirttiği gibi kadının eşitlik mücadelesinin aynı zamanda barış mücadelesi olduğunu ve toplumsal cinsiyet eşitliği olmadan barışın olmayacağının altını çizmek istiyoruz.

Akademik araştırmalar ve sahadan gelen aktarımlar kadınların çatışmalardan eşitsiz olarak etkilendiklerini ve çatışmasızlığı ve pozitif bir barışı sağlamaktaki önemini vurguluyor.

CARE International’da Cinsiyet ve Koruma alanında çalışan Suzy Madigan, Care Insights’da yayınlanan Çatışmanın İçinde: Araştırmalar Yemen’de Kadın Hakları ve Değişen Toplumsal Cinsiyet Rolleri Hakkında Neler Gösteriyor isimli makalesinde Yemen’de 2015 yılında başlayan ve günümüze kadar devam eden çatışma sürecinin kadınların sadece güvenlik ve sağlıklarını değil, aynı zamanda güçlenmek için müzakere edebilecekleri siyasi alanları da etkilediğini söylüyor.

Yemen’deki çatışmalarda kadın ve erkeklerin farklı deneyimlerini inceleyen dört raporun çıktılarını tartışan makalenin öne çıkan bölümleri şöyle:

1.Toplumsal cinsiyet normlarının özellikle geçim kaynaklarıyla ilişkili değişimi

Yemen’de, CARE, GenCap ve Oxfam tarafından yapılan bir çalışma 2015 yılından beri çatışmaların tırmanmasından bu yana toplumsal cinsiyet rollerinde ve ilişkilerinde meydana gelen değişiklikleri tespit ediyor. 500’ün üzerinde hanede, odak grupları ve derinlemesine mülakat yöntemleri ile gerçekleşen araştırma,  siyası alanın kapatılması gibi kadın hakları üzerindeki olumsuz etkilerin toplumsal cinsiyet rollerinin daha uzun vadeli dönüşümü için potansiyel fırsatlar sunduğunu belgeliyor.

Lider ve aktivistlerin de yer aldığı görüşmelerin bulgularında kadınlar geleneksel olarak yalnızca erkekler tarafından işgal edilen ve genellikle geçim kaynaklarıyla bağlantılı rollere girdikçe, kadınların ekonomik güçlenmesi yalnızca krizin bir gerekliliği ve sonucu değil, aynı zamanda değişim için bir araç olduğu bulunuyor.  Fakat temel hizmetlerin sağlanamaması ve geçim şansı azaldıkça, kadınlar hem ev içi ve dışında sömürüye ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı daha savunmasız hale geliyor.

2. İnsani müdahaleler ve toplumsal cinsiyet adaleti

Oxfam’ın International Alert ile gerçekleştirdiği  Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Toplumsal Cinsiyet Adaleti Araştırması Yemen ve ötesine bakıldığında, kadına yönelik şiddeti azaltmak için cinsiyet eşitliğine odaklanmanın gerektiğine dikkat çekiyor.

Rapora göre kadınların tam katılımı, sadece müdahaleleri iyileştirmekle kalmayıp, aynı zamanda kırılgan ortamlarda olumlu demokratik sonuçlara yol açtığı görülüyor. Bu yüzden yazarlara göre kadın haklarının statüsü yalnızca krizle bağlantılı olarak değerlendirilmemeli, aynı zamanda krizin insani tepkisiyle birlikte ele alınmalı, insani müdahaleler, toplumsal cinsiyet adaleti için bir fırsat olarak görülmeli ve programların tasarımı ve uygulanması boyunca kadınların anlamlı katılımını sağlamalı.

Taahhütler alkışa değer olsa da eylemler daha çok övgü hak ediyor.  Bu rapor, insani yardım görevlilerinin gerçekten toplumsal cinsiyete ve çatışmaya duyarlı müdahalelere ulaşmaları için, zahmetli olsa da, toplumsal cinsiyet ve çatışma analizleriyle bilgilendirilmeleri gerektiğini gösteriyor.  Burada bağışçılar, bunun için gerekli ek kapasiteyi tanıyarak yardımcı olabilirler.

3. Kadınların her düzeyde katılımını teşvik etmek

Saferworld ve Oxfam  Beklemeyeceğiz: Kadınlar Yemen’de Barış İçin Çabalıyor raporlarında kadınların her düzeyde katılımının altını çiziyor. Yemen’de olduğu gibi, kadınların yerel düzeyde katılımı bir kez tehlikeye atıldığında, ulusal ve uluslararası düzeylerde katılım da tehlikeye giriyor.  Yemen’de  kadınların barış sürecinden dışlanması, onların Yemen’in geleceğini şekillendirmesini engelliyor.

Yazarlar, yerel düzeyde barış inşası ile uğraşanlar da dahil olmak üzere Yemenli kadın örgütleri için daha fazla destek olmadan kadın haklarının ihlalinin daha da sağlamlaştırılacağını savunuyor. Bu nedenle destek, eylemcilerin artan görünürlüğününden ötürü gelen riskleri yönetmek için finansal, politik, diplomatik ve kapsayıcı koruma mekanizmalarını içererek bütüncül olmalı.

4.Kadınların barışa çeşitli katkıları

“Bugünlerde kadınlar her şeyi yapıyor” raporu ise Yemen’de kadınların hem çatışmaya hem de barışın inşasına katılımına ilişkin algı ile gerçeklik arasındaki boşluğun ana hatlarını çiziyor. Kadınlar, Saferworld, CARPO ve YPC’nin bu raporunun gösterildiği gibi homojen bir grup değil. Bazı bölgelerde kadınların barışa kendi katkılarına ilişkin algıları arasında savaşçılara yiyecek sağlamada destek olmak, yaralıları tedavi etmek, silah kaçakçılığı yapmak ve hatta az sayıda vakada silahlanmak yer alıyor.

Polonya’da LGBTİ Bireylere Artan Saldırılar Kıskacında BarıS ve Güvenlik Gündemi

Photo by Markus Spiske on Pexels.com


Polonya’daki süreci ve barış ve güvenlik gündemi ile ilişkisini anlamak için Kadın Barış İnşacıları Küresel Ağı’ndan (GNWP) Agnieszka-Fal Dutra Santos’un “Haklar Olmadan Barış Olmaz: Polonya’da LGBTQ Bireylere Karşı Ayrımcılık Kadın, Barış ve Güvenlik Gündemi (WPS Gündemi) Yükümlülüklerinin Uygulanmasının Önüne Bariyer Koyuyor” isimli yazısını Begüm Zorlu Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu için Türkçeye çevirdi.

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’nin hedef alınmasına karşı protestolar büyürken bir yandan Polonya’da da benzer bir mobilizasyon yaşanmaktaydı. Polonya hükümetinin İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceğini açıklamasından sonra binlerce protestocu sokaklara dökülmüş, birçok aktivist gözaltına alınmıştı.


London School of Economics (LSE) bünyesindeki Kadın, Barış ve Güvenlik Merkezi’nin blog sayfasında yayınlanan bu yazının orjinaline bu linkten erişebilirsiniz. Yazıda verilen atıfları orijinal linkte bulabilirsiniz.

Polonya’da LGBTİ Bireylere Artan Saldırılar Kıskacında Barış ve Güvenlik Gündemi

Agnieszka-Fal Dutra Santos

Polonya’da LGBTQ haklarının gerilemesi

2020 yılının Haziran ayında, başkanlık seçimlerinin ilk turundan sadece birkaç gün önce, sol görüşlü Polonya medyası genç bir eşcinsel birey olan Michał’ın intihar ettiğini bildirdi. Michał’ın ailesinin homofobiye atfettiği ölüm, münferit bir olay olmak yerine daha derin bir akımın parçası. Varşova Üniversitesi Önyargı Araştırma Merkezi’nin, Homofobi Karşıtı Kampanya (KPH), Lambda Varşova Derneği ve Trans-Fuzja Vakfı ile ortaklaşa yürüttüğü bir araştırmaya göre, Polonya’daki LGBTQ bireylerin yaklaşık% 50’sinin intihar düşünceleri barındırıyor. Bu oran genel nüfus içinde % 1.

LGBTQ bireyler nefret ve şiddet dalgasıyla karşı karşıya kalıyor: 2015-2016 yılları arasında en az % 70’i bir tür şiddetle karşılaştı. Ancak homofobik şiddete maruz kalanların% 4’ten azı bunu polise bildirdi. LGBTQ kişilerin ortalama% 14’ü cinsel şiddete maruz kaldı, bu oran aseksüel ve trans kişiler ve biseksüel kadınlar arasında daha da yüksekti (% 20).

LGBTQ bireylere yönelik şiddet, daha geniş olarak azınlıklara yönelik yetersiz yasal koruma, homofobi ve transfobinin artan kurumsallaşması bağlamında gerçekleşiyor. Polonya İnsan Hakları Komiseri ‘ne göre, heteronormatif olmayan kişilerin kamuoyu tarafından kabulü 2019 yılında azaldı. Bu düşüş, Polonya’da 2015 yılından beri artan, “bazı politikacılar ve medya şahsiyetleri tarafından tekrarlanan ve güçlendirilen” nefret söylemi, homofobik, transfobik retorikteki ve göçmenlere, ırksal, etnik azınlıklara, LGBTQ bireylere yönelik nefret söylemindeki artış ile bağlantılı.

Polonya yasaları bu tür saldırılara karşı yeterli koruma sağlamıyor. İnsan Hakları Komiseri, 2019’da, Polonya içtihat hukukunda LGBTQ kişilerin yasal korunmasının “yavaş ilerleme” kaydettiğini belirtti. Ayrıca, bu ilerleme, son politik ve yasama eğilimleri tarafından tersine çevrilmemişse de, zayıflatıldı.

2019 yılının Haziran ayında, uzun bir yasal mücadelenin ardından, Anayasa Mahkemesi, LGBTQ hakları kuruluşuna hizmet vermeyi reddeden matbaa dükkanı vakasında, hizmet verenlerin “sağlam bir nedeni” olmadan hizmet vermemeyi, ve cinsiyet, etnik köken, cinsel yönelim ve kimliğine dayalı ayrımcılığı yasaklayan Polonya Kabahatler Kanunu’nun 138. maddesini anayasaya aykırı buldu. Buna ek olarak, Polonya belediyeleri, 2019 yılının başından bu yana, kendilerini “cinsiyet ve LGBT ideolojisinden arınmış bölgeler” olarak deklare eden kararları hayata geçirdi. Haziran 2020 itibariyle, Polonya’daki 104 şehir, belediye ve voyvodalık (en büyük idari bölüm) bu tür kararları kabul etti. Böylece, Polonya’nın yaklaşık% 30’unu “LGBT’siz bölge” haline getirdi. Bu kararlar, LGBTQ haklarını geliştirmeyi hedefleyen herhangi bir eyleme karşı çıkmayı vadetti ve yerel konseyleri, ulusal parlamentoyu ve hükümeti “eşcinsel yapıdaki örgütlerin finansmanının kaynaklarını ve yöntemlerini kontrol etmeye” çağırdı.

2020 yılının Temmuz ayında, bu kararlardan ikisi, LGBTQ hakları örgütlerinin yaptığı bir kampanya ve Polonya İnsan Hakları Komiseri’nin müdahalesi sonrasında iptal edildi. Fakat, Polonya Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan “Aile Şartı’nda” da açıkça görüldüğü gibi Polonya’da LGBTQ haklarının korunmasında tehlikeli bir eğilimi temsil ediyorlar. “Aile Şartı” eşcinsel evliliğe, çocukların eşcinsel çiftler tarafından evlat edinilmesine karşı çıkma taahhüdünü içeriyor ve “LGBT ideolojisinin kamu kurumlarında teşvik edilmesini” yasaklıyor.

Polonya’daki homofobi ve transfobi, cinsiyet eşitliğine karşı daha geniş bir hareket bağlamında da konumlandırılabiliyor ve bu da kadın haklarının tehdit altında olduğu bir ortam yaratıyor. Ülkedeki homofobik ve transfobik yasaların çoğalması, kadın hakları ve cinsiyet eşitliğine zarar veren diğer yasal ve politika değişiklikleri ile birlikte gerçekleşti. Bu endişe verici gelişmeler – Polonya’nın kürtaj yasasını (halihazırda Avrupa’daki en muhafazakar yasalar arasında) daha da sıkılaştırma girişimleri, ya da kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve mücadele eden İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı– LGBTQ haklarına karşı kampanya gerçekleştiren aynı aşırı sağ gruplar tarafından yürütüldü.

Homofobinin kurumsallaşması ve Polonya’nın Kadın, Barış ve Güvenlik (WPS) Yükümlülükleri

Polonya’da homofobi ve transfobinin kurumsallaşması Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin uygulanması bağlamında ne ifade ediyor?

Polonya, Kadın, Barış ve Güvenlik ile ilgili, 2018-2021 dönemi için ilk Ulusal Eylem Planını (UEP) 2018’de kabul etti. UEP, bölgedekilerin çoğu gibi, öncelikle kadınların silahlı kuvvetlere katılımına ve Polonya’nın dış politikasına odaklanıyor. Dört ana dayanaktan oluşuyor:

  1. Kadınların çatışmanın önlenmesi ve barışın korunmasına anlamlı katılımı;
  2. Polonya insani yardım ve kalkınma yardımı yoluyla Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin uygulanması;
  3. Çatışmalara bağlı cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet mağdurlarının korunması ve desteklenmesi; ve
  4. Polonya’da ve uluslararası işbirliği yoluyla Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin teşvik edilmesi ve geliştirilmesi.

UEP, LGBTQ topluluğundan veya haklarından doğrudan bahsetmiyor. Öte yandan, UEP’deki ana hedef gruplar –kadınlar ve çatışmalara bağlı cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet mağdurları- lezbiyen, biseksüel ve trans kadınları kapsayabilir. Bununla birlikte, LGBTQ kişilere yönelik nefret söyleminin ve şiddetin artan yaygınlığı, meşrulaştırılması ve kurumsallaşması, dört temelin da anlamlı bir şekilde uygulanmasını engelleyen bir ayrımcılık iklimi yaratmaktadır.

Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin destekçileri ve yürütücüleri arasında, taahhütlerin uygulanmasının daha geniş bir ayrımcılık yapmama ilkesine dayandırılması ihtiyacına dair artan bir kabul var. Başka bir yerde tartıştığım gibi, Kadın, Barış ve Güvenlik hedefleri – hem dış yardım ve politikaya, hem de iç meselelere odaklanan- ancak yapısal cinsiyet eşitsizlikleriyle mücadele edilirse gerçekleştirilebilir. Bu nedenle kararlar, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) tarafından belirlenen daha geniş normatif çerçeve bağlamında yorumlanmalıdır.

CEDAW Komitesi, 28 numaralı Genel Tavsiye Kararında, “kadınların cinsiyet ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığa maruz kalmasının ırk, etnik köken, din ya da inanç, sağlık, sosyal statü, yaş, sınıf, kast ve cinsel yönelim ile cinsel kimlik gibi kadınları etkileyen diğer faktörlerle de ayrılmaz bir şekilde bağlantılı” olduğunu kabul etti ve taraf devletlere “bu tür kesişen ayrımcılık biçimlerini ve bunların ilgili kadınlar üzerindeki olumsuz etkilerini yasal olarak tanımaları ve yasaklamaları” çağrısında bulundu. Bu bağlamda, LGBTQ topluluğuna yönelik ayrımcılığın ele alınması, Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin uygulanması için zorunlu hale gelmiş durumda.

Birinci Dayanak: Katılım

Polonya’nın Ulusal Eylem Planı, kadınların anlamlı katılımını gerçekleştirmek için daha geniş kapsamlı bir ayrımcılık yapmama ilkesinin önemini bir dereceye kadar kabul etmektedir.

Birinci dayanak altındaki hedeflerden biri, “eşit muamele politikalarının (ayrımcılık karşıtı) uygulanmasını amaçlayan bir yasal çerçeve ve uygulamalar” oluşturmak ve uygulamaktır. Bu hedefteki ilerleme, cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri gibi kadınlara karşı diğer ayrımcılık türlerini ele alma yükümlülüğünü içeren “CEDAW’ın uygulanmasında Polonya kurumları tarafından kaydedilen ilerleme” olarak tanımlanmaktadır.

Bunu teyit eden CEDAW Komitesi, Kasım 2014’te Polonya’nın birleşik yedinci ve sekizinci periyodik raporlarına ilişkin Sonuç Gözlemlerinde, “Roman, lezbiyen, biseksüel, transseksüel, interseks ve engelli kadınlara karşı olumsuz klişelere karşı koyma önlemlerinin eğer varsa bile sınırlı etkililiğine” dikkat çekti. Polonya’nın İnsan Hakları Komiseri’nin raporlarının da kanıtladığı gibi, son gelişmeler durumu iyileştirmekten çok daha da kötüleştirdi. Ayrımcılık iklimi, lezbiyen, biseksüel ve trans kadınların barış ve güvenliği içeren karar alma süreçlerine ve Polonya’nın güvenlik güçlerine katılma imkanlarını da, nefret söylemi veya şiddet riski barındırdığı için engelleyebiliyor. Bu, UEP’nin “kadınların çatışmayı önleme ve barışı korumaya anlamlı katılımı” konusundaki ilk dayanağı altındaki temel hedeflerin uygulanmasına mâni oluyor.

İkinci Dayanak: İnsani Yardım ve Kalkınma Yardımı

UEP’nin ikinci dayanağı, Polonya’nın insani yardım ve kalkınma yardımı yoluyla WPS gündemini uygulamayı amaçlamaktadır. Bu, diğer şeylerin yanı sıra, çatışmaya bağlı cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet mağdurlarına yönelik destek ve koruma yoluyla sağlanacaktır.

Çatışma durumlarında, “homofobik önyargının, genellikle erkeklerin cinsel şiddeti hedeflemesinin bir açıklaması olarak gösterildiğinden” ötürü , homofobik politikalar ve uygulamalar, Polonya’nın bu tür şiddeti etkili bir şekilde önleyebilmesini, tepki gösterebilmesini ve böylece UEP’nin ikinci dayanağının gerçekleşmesini engelleyebilir.

Üçüncü Dayanak: Kurtulanları Desteklemek

Ulusal Eylem Planı bir yandan da, “Polonya’ya uluslararası koruma için başvuran çatışmayla bağlantılı cinsel şiddet mağdurlarına destek vermeyi” de amaçlamaktadır.

Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli haklı gerekçelere dayanan adli takibat korkusu, Polonya’da sığınma hakkı elde etmek için yeterli bir temel olabilir. Diğer taraftan, uygulamada “cinsel yönelimlerine ve cinsiyet kimliğine dayalı olarak uluslararası koruma için meşru iddialarda bulunan yabancıların reddedilmesi ve sınır dışı edilmesi” vakaları gerçekleşmiştir. Ayrıca, LGBTQ sığınmacılara karşı şiddeti önleyecek herhangi bir önlem yoktur. Bu nedenle, Polonya’da uluslararası koruma için başvuran, çatışmaya bağlı cinsel şiddetten kurtulan LGBTQ mağdurlarının yeterli destek almaları pek mümkün değildir ve Polonya’da bir kez daha başka ihlallerin hedefi haline gelebilirler.

Dördüncü Dayanak: Uluslararası Dayanışma

Son olarak, UEP ayrıca Polonya’nın “uluslararası forumlarda çatışmayla ilişkili cinsel şiddet eylemlerinde faillerin etkinliğini artırmak ve hesap verebilirliğini artırmak için çabalamasını” taahhüt etmektedir. Polonya’nın söylemi ve uluslararası forumlara katkıları, yükselen kurumsallaşmış homofobi de dahil olmak üzere, ülkedeki siyasi iklimle de renkleniyor. Bu, ülkenin cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetten hesap verebilirliği sağlamaya yönelik etkili bir şekilde çalışma yeteneğini zayıflatıyor. .

Ekim 2019’da, Avrupa Parlamentosu’nun Polonya Üyeleri, Uganda’daki LGBTQ kişilere yönelik baskıları kınayan bir karar üzerinde çekimser kaldı. Karar, Uganda’daki eşcinsel kişilere yönelik ölüm cezası ve çatışmayla bağlantılı cinsel şiddet eylemleri dahil olmak üzere, devletin zorunlu kıldığı zulme odaklanıyordu. Bu endişe verici karar ülkedeki homofobinin Polonya’nın dış politikasına sızdığına ve dolayısıyla onun dış politikasına ve Kadın, Barış, Güvenlik taahhütlerini yerine getirme yeteneğine zarar verdiğine işaret etmektedir.

WPS kararları kapsamındaki yükümlülüklerini etkin bir şekilde yerine getirmek için Polonya, LGBTQ vatandaşlarına etkili koruma sağlamalıdır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1325 sayılı Kararının 20. Yıldönümüne yaklaşırken, WPS topluluğu homofobi ve transfobinin, gündemin uygulanmasındaki etkileri konusunda sessiz kalmamalıdır. Tersine, kadınlar, barış, güvenlik ile ilgili konuşmayı genişletmek için bu fırsatı değerlendirmeliyiz. Bu, “varsayılan cinsiyet temelli olarak iki kategoriyi içeren dar bir odaktan, ikili varsayımı çürüten feminist bir proje olarak cinsiyete daha geniş bir odaklanan bir kategoriye geçmek” anlamına gelir.

Bu aynı zamanda, yerel politikaların – ve özellikle azınlıklara yönelik davranış biçimlerinin – Kadın, Barış, Güvenlik yükümlülükleri üzerinde – Polonya’da ve başka yerlerde – derin bir etkiye sahip olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Barış, savaş yokluğundan daha fazlasıdır – kapsayıcı kurumlar, adalete erişim ve herkes için güvenlik gerektirir. Çatışmayı önlemek ve Kadın, Barış, Güvenlik gündeminin temel amacı olan cinsiyete duyarlı bir barış için çalışmak, çatışma ve güvensizliğin daha derin, yapısal kaynaklarının ele alınmasını gerekli kılar. Bu, en önemlisi, marjinalleştirme, ayrımcılık ve LGBTQ kişilere yönelik şiddeti içerir.

Populism and Femicide in Turkey

Photo by Begüm Zorlu

by Balki Begumhan Bayhan & Begüm Zorlu

Pınar Gültekin, a 27-year-old student murdered by her ex-partner in July, whose death began the #ChallengeAccepted movement on Instagram. Source: Ahval/Facebook

On 21 July 2020, 27-year old university student Pınar Gültekin was murdered by her ex-boyfriend, becoming another victim of Turkey’s wave of femicides. Gültekin was declared missing for six days before she was found dead, strangled to death for refusing to reconcile with her former partner.

The news of Gültekin’s murder sparked protests across the country, with women taking to the streets in more than ten cities. The largest demonstrations took place across various neighbourhoods of Istanbul, gathering thousands of people. Smaller-scale protests also took place in less-populous Turkish cities including İzmir, Edirne, Mersin and Malatya.

On more than one occasion, women protesting gender-based violence were met with violence themselves. In İzmir, police officers brutally intervened in the protest and several women were beaten. Videos from the event captured scenes of women being manhandled and dragged away by police officers. 12 were taken into custody, although they were later released.

Women in Turkey have also taken to social media to protest femicides and express support for the Istanbul Convention – an international treaty on preventing violence against women – from which the Turkish government has expressed its intention to withdraw. The social media movement has involved women sharing photos of themselves in black and white on Instagram or Twitter under the hashtags ‘#ChallengeAccepted’ and ‘#IstanbulSozlesmesiYasatir’ (the Istanbul Convention Keeps Women Alive). Although it first started to trend in Turkey after Gültekin’s murder, this movement has now spread outside the country. Millions of women have participated in this social media movement – including high-profile celebrities such as Jessica Biel and Christina Aguilera.

Since the news of the murder of Gültekin, 11 women – Bahar Özcan, Seher Fak, Mücella Demir, Süheyla Yılmaz, Derya Aslan, Emine Yanıkoğlu, Döndü and Beyza Kandur, Gönül Gökçe, Sümmeye Ateş, Şule Bilgin and an unnamed 4-year-old girl – have met a similar fate. These tragic murders are, unfortunately, in no way isolated incidents. They form part of a larger pattern that has been emerging in Turkey under the country’s increasingly authoritarian Justice and Development Party (AKP) government.

Populism Meets Anti-Gender Discourse

Under the AKP, the number of women killed by men has increased rapidly. Since 2010, more than 3,000 women have been murdered as a result of male violence, with the figure more than doubling over the years. The vast majority of these women were killed for making decisions about their own lives – breaking up with a partner or rejecting men’s advances.

The increasing rate of femicide in Turkey. Source: We Will Stop Femicide Platform

Turkey’s recent controversy around the withdrawal from the Istanbul Convention can be interpreted as a manifestation of the broader anti-gender discourse of many right-wing populist parties. Similarly, Poland’s conservative Law and Justice Party government has also been attacking the Convention, framing it as a menace to the family structure – with some of its officials arguing that it promotes ‘gay ideology.’ The debate around Turkey’s possible withdrawal began after President Recep Tayyip Erdoğan, in typical populist fashion, stated that ‘if the people want us to leave it, we’ll leave it.’ The arguments for leaving the Convention have been similar to those in Poland. In both cases they are built upon decades-old anti-feminist discourses, with advocates of withdrawal claiming that it ‘empowers LGBT+ groups’ and ‘destroys families.’

As part of the AKP’s polarising strategies against political opposition, the party’s officials have vocally criticised forms of womanhood that do not fit into the roles envisaged by their conservative understanding of the family structure. With increasing emphasis on women’s traditional roles, in 2011 the Ministry of Women and Family Affairs was rebranded to remove reference to women, becoming the Ministry of Family and Social Policies. In the past, AKP officials and Erdoğan himself have repeatedly made discriminatory statements against women. For instance, the president has been quoted saying that ‘women are not equal to men’ and called for women to have ‘at least three children.’

The Way Forward

The government’s attempt to turn the Istanbul Convention into a wedge issue has backfired. There is no clear segment of society against it, and according to an opinion poll by Turkey Report only 8.8 percent of the population want to withdraw, and 51.7 percent are not even aware of its contents.

While the number of femicides has steadily increased, the Turkish government has failed to implement measures to protect women or introduce any reforms to tackle gender inequality. According to the Judicial Records statistics in 2019, most of the complaints made by women of sexual and physical violence do not result in a prosecution. This year, Turkey ranked 130th out of 153 countries in the World Economic Forum’s Global Gender Gap Index. Women’s rights activists are outraged by the deteriorating situation that is worsened by the proposal to withdraw from the treaty, with many arguing that it was never properly implemented in the first place.

Mobilised by outrage and solidarity, the women’s movement has made its presence felt in the mainstream of Turkish society, through both vocal social media campaigns and a tangible presence in the streets through mass protests. Gülseren Onanç – who served as the vice president of the Republican People’s Party (CHP) and the founder of the Equality, Justice and Women Platform – has told the authors that she is administrating a new project called ‘the Voice of Women,’ which aims to empower women on social media. She, like many feminist activists in Turkey, believes that effective use of social media is crucial to create awareness of, and action on, women’s rights and equality demands.